Dr. Turhan KARAKAYA
Doğuş Üniversitesi Doktor Öğretim Üyesi
Ekonomik etki mekanizmaları incelendiğinde, COP31’in Türkiye ekonomisi üzerindeki potansiyel etkileri üç temel kanal üzerinden değerlendirilebilir. Birincisi, doğrudan makroekonomik etkilerdir. Uluslararası katılımcı akışı ve ilgili altyapı yatırımlarının (ulaşım, dijital altyapı, enerji sistemleri) toplam talebe katkısı, ekonomik büyüme üzerinde kısa vadeli pozitif bir şok etkisi yaratacaktır. Daha önemlisi, zirvenin tetikleyeceği yapısal reform sinyalleri, Türk Lirası üzerindeki spekülatif baskıları azaltarak para politikasının etkinliğini artırabilir. Merkez Bankası’nın enflasyon hedeflemesi rejiminde, iklim risklerinin fiyatlama mekanizmalarına entegrasyonu (yeşil enflasyon hesaplamaları gibi) para politikası araçlarının çeşitlenmesine katkı sağlayabilir.
İkincisi, finansal kanallar üzerinden oluşacak etkilerdir. COP31, Türkiye’nin uluslararası yeşil sermaye piyasalarına entegrasyonunu hızlandıracak bir katalizör işlevi görecektir. Uluslararası finans kuruluşları (Dünya Bankası, IMF, çok taraflı kalkınma bankaları) ve özel sermaye fonları tarafından giderek artan şekilde uygulanan iklim koşullu finansman (climate-conditioned finance) mekanizmaları, Türk şirketlerinin ve kamu kuruluşlarının erişebileceği fon havuzlarını genişletecektir. Özellikle yeşil tahvil, sürdürülebilirlik bağlı krediler (sustainability-linked loans) ve karma finansman modellerine erişim, özel sektörün dönüşüm maliyetlerini düşürmede kritik rol oynayacaktır. Türkiye’nin kendi yeşil taksonomisini geliştirmesi ve uluslararası standartlarla uyumlaştırması (EU Taxonomy, ASEAN Taksonomisi gibi), bu finansman akışlarının hacmini ve kalitesini doğrudan etkileyecektir.
Üçüncü ve en kalıcı etki, sanayi yapısındaki dönüşüm üzerinden gerçekleşecektir. Sanayi politikaları, COP31’in tetikleyeceği üç temel teknolojik eğilim çerçevesinde yeniden şekillenecektir: elektrifikasyon, döngüsellik ve dijitalizasyon. Elektrifikasyon sürecinde, özellikle ağır sanayi (demir-çelik, çimento, kimya) için yeşil hidrojen ve karbon yakalama, kullanma ve depolama (CCUS) teknolojilerinin adaptasyonu, üretim maliyet yapılarını kökten değiştirecektir. Döngüsellik bağlamında, endüstriyel simbiyoz ağlarının kurulması ve ikincil hammadde kullanımının artırılması, Türkiye’nin ham madde ithalatına olan bağımlılığını azaltarak ticaret dengesine katkı sağlayabilir. Dijitalizasyon ise, enerji yönetim sistemleri, akıllı şebekeler ve üretim süreçlerinde yapay zekâ optimizasyonu yoluyla kaynak verimliliğini artıracaktır.
Sektörel düzeyde derinlemesine bir analiz yapıldığında, çimento sektörü özelinde klinker oranının düşürülmesi ve alternatif yakıt kullanımının artırılması, sektörün karbon yoğunluğunu azaltırken aynı zamanda atık yönetimi altyapısının gelişimine katkı sağlayacaktır. Demir-çelik sektöründe, doğrudan indirgeme teknolojilerinin (DRI) yeşil hidrojen ile entegrasyonu, uzun vadede üretim maliyetlerini düşürme potansiyeli taşımaktadır. Otomotiv sanayinde ise, elektrikli araç üretim kapasitesinin yanı sıra batarya üretimi ve geri dönüşüm altyapısı yatırımları, sektörün küresel tedarik zincirindeki konumunu güçlendirecektir. Tekstil sektörü, döngüsel elyaf kullanımı ve su ayak izinin azaltılması yoluyla sürdürülebilir moda trendleriyle uyumlu bir dönüşüm geçirecektir.
İstihdam piyasaları üzerindeki etkiler, yapısal işsizlik sorununa yönelik potansiyel çözümler barındırmaktadır. Yeşil mesleklerin (green jobs) yanı sıra, “yeşile boyanan meslekler” (greening jobs) olarak adlandırılan geleneksel mesleklerin yeşil becerilerle donatılması süreci, işgücü piyasasının dönüşümünü gerektirecektir. Özellikle mühendislik alanlarında (çevre, enerji, malzeme), teknikerlik seviyesinde (yenilenebilir enerji sistemleri bakımı) ve sosyal bilimlerde (karbon muhasebeciliği, sürdürülebilirlik danışmanlığı) yeni istihdam alanları oluşacaktır. Mesleki eğitim müfredatlarının Avrupa Yeşil Mutabakatı beceri profilleriyle uyumlaştırılması, genç işsizlik sorununa yapısal bir çözüm sunabilir.
Enerji sistemleri dönüşümü bağlamında, COP31’in etkisi iki yönlü olacaktır. Arz tarafında, yenilenebilir enerji kapasitesinin artırılması (özellikle güneş PV ve rüzgâr) ve şebeke esnekliğinin geliştirilmesi, enerji ithalatı kaynaklı cari açık üzerindeki baskıyı azaltacaktır. Talep tarafında ise, endüstriyel enerji verimliliği ve elektrikli ısı pompaları gibi teknolojilerin yaygınlaşması, enerji yoğunluğunu düşürecektir. Enerji ekonomisi modelleri, yenilenebilir enerji maliyetlerindeki düşüş eğiliminin (learning curve effect) devam etmesi durumunda, 2026-2030 döneminde sanayi elektrik fiyatlarının reel olarak düşebileceğini öngörmektedir.
Uluslararası ticaret dinamikleri açısından, COP31’in en önemli etkisi, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile olan ticari ilişkilerinde ortaya çıkacaktır. Sınırda Karbon Düzenlemesi Mekanizması (CBAM) kapsamında, çimento, demir-çelik, alüminyum, gübre ve elektrik sektörlerinden ihraç edilen ürünlerin karbon içeriğinin vergilendirilmesi, Türk ihracatı üzerinde önemli bir maliyet baskısı oluşturabilir. Ancak, COP31 sürecinde Türkiye’nin karbon fiyatlama mekanizmalarını (emisyon ticaret sistemi veya karbon vergisi) güçlendirmesi ve AB’nin CBAM ile uyumlu hale getirmesi, bu maliyet baskısını hafifletebilir. Ayrıca, “yeşil ürün” ticaretinde karşılaştırmalı üstünlük elde edilmesi (yeşil çelik, düşük karbonlu alüminyum, organik kimya ürünleri), ihracatın katma değerini artırabilir.
Kurumsal kapasite ve yönetişim boyutunda, COP31’in etkileri daha dolaylı ancak kalıcı olacaktır. İklim değişikliği ile mücadele konusunda bakanlıklar arası koordinasyon mekanizmalarının güçlendirilmesi, veri toplama ve izleme sistemlerinin geliştirilmesi (ulusal sera gazı envanteri, şirket düzeyinde karbon ayak izi hesaplamaları) ve şeffaflık mekanizmalarının kurulması, genel kamu yönetimi reformuna katkı sağlayacaktır. Özel sektörde ise, şirket yönetişim yapılarında sürdürülebilirlik komitelerinin yaygınlaşması, iklim risklerinin finansal raporlamaya entegrasyonu (TCFD önerileri gibi) ve paydaş katılımı mekanizmalarının güçlendirilmesi beklenebilir.
Sonuç olarak, COP31’in Türkiye’de düzenlenmesi, yalnızca sembolik bir diplomasi başarısı olarak değil, ülkenin sanayi ve ekonomi politikalarında yapısal bir dönüşümü tetikleyen çok boyutlu bir süreç olarak ele alınmalıdır. Bu sürecin başarısı, kısa vadeli organizasyonel hazırlıkların ötesinde, uzun vadeli politika tutarlılığına, kurumsal kapasite gelişimine ve özel sektörün dönüşüm yeteneğine bağlı olacaktır. Bilimsel araştırmalar, iklim eylemi ile ekonomik büyüme arasında doğrusal bir ilişki olmadığını, ancak doğru politika dizaynı ve teknolojik adaptasyon ile yeşil dönüşümün istihdam yaratıcı, verimlilik artırıcı ve rekabet güçlendirici etkiler yaratabileceğini göstermektedir. Türkiye, COP31’i bu doğrultuda katalitik bir fırsata dönüştürerek, orta gelir tuzağından çıkış stratejisinin bir parçası haline getirebilir. Bu dönüşüm, makroekonomik istikrar, enerji güvenliği, teknolojik gelişmişlik ve sosyal refah parametrelerinde eş zamanlı iyileşme sağlayacak bütünleşik bir kalkınma paradigmasını gerektirmektedir.
Kaynak: Sanayi Gazetesi