Prof. Dr. Ali Rıza Büyükuslu
YZ veri merkezlerinin enerji dinamikleri: Dijital fabrikalardan ulusal enerji aktörlerine
YZ öncesi veri merkezlerinde raf başına güç tüketimi 3–20 kW civarındayken, YZ için optimize edilmiş yapılarda bu değer 130 kW’a kadar çıkmaktadır. Bu artış yalnızca donanım yoğunluğundan değil, haftalarca süren sürekli paralel hesaplama ihtiyacından kaynaklanmaktadır. YZ modellerinde enerji talebinin iki kritik özelliği vardır: yüksek yoğunluk ve kesintisizlik. Uluslararası Enerji Ajansı, 2026’da veri merkezleri ve kripto dahil toplam elektrik talebinin 1.000 TWh’ye ulaşacağını öngörmektedir; bu Japonya’nın yıllık tüketimiyle aynıdır. Böyle bir büyüme, yalnızca daha fazla enerji gerektirmekle kalmaz; ulusal şebeke istikrarı, arz güvenliği ve altyapı planlamasını doğrudan etkiler. Bu nedenle Microsoft, Amazon ve Google gibi teknoloji devleri nükleer enerjiyi de kapsayan özel tedarik anlaşmalarına yönelmektedir. Küçük modüler reaktör (SMR) yatırımları, teknoloji şirketlerinin artık yalnızca enerji tüketicisi değil, enerji piyasasında stratejik aktör haline geldiğini göstermektedir. Coğrafi yoğunlaşma da enerji risklerini artırmaktadır. Serin iklimli, düşük maliyetli ve politik olarak istikrarlı bölgeler; Kuzey Avrupa, Kanada, ABD’nin kuzeyi “dijital enerji kümeleri”ne dönüşmektedir. Böylece küresel enerji eşitsizlikleri dijital ekonomiye de yansımaktadır.
Görünmeyen maliyet: Su kıtlığı ve ekosistem üzerindeki baskı
Enerji kadar kritik bir diğer kaynak sudur. Veri merkezlerinin büyük çoğunluğu hâlâ su soğutmalı sistemler kullanır. Bu sistemlerde ısının uzaklaştırılması için büyük miktarda tatlı su buharlaşır ve geri kazanımı çoğu zaman mümkün olmaz. 2023 verileri alarm vericidir: Google veri merkezleri 23 milyar litre, Microsoft ise bir yılda %34 artışla 1,7 milyar galon su kullanmıştır. 2027’ye kadar YZ veri merkezlerinin 1,1–1,7 trilyon galon su tüketeceği öngörülüyor; bu miktar Danimarka’nın yıllık su tüketimini aşmaktadır.
Su-stresli bölgelerde (ABD Güneybatısı, Hollanda, İspanya vb.) teknoloji şirketlerinin su tahsisleri yerel topluluklarla ciddi gerilimlere yol açmaktadır. Su maliyetlerinin artması, soğutma giderlerinin birçok bölgede enerji giderlerini aşmasına neden olmuştur. Sıvı soğutmalı rafların yaygınlaşması verimlilik sağlasa da çoğu senaryoda su talebini azaltmak yerine artırmaktadır. Bu nedenle su, YZ ekonomisinin sürdürülebilirliği yeni jeoekolojik kırılganlık alanı haline gelmiştir.
Kritik mineraller: Dijital ekonominin yeni jeopolitik cephesi
YZ altyapısının üçüncü ve en stratejik ayağı kritik minerallerdir. GPU’lar, enerji kabloları, güç elektroniği ve soğutma sistemleri bakır, nikel, kobalt, lityum, galyum ve nadir toprak elementlerine yoğun biçimde ihtiyaç duyar. GPU üretiminde kullanılan neodimyum, praseodim, terbiyum gibi elementlerin arzı ise sınırlıdır. 2035’e kadar küresel bakır talebinin %10–15’inin yalnızca veri merkezlerinden kaynaklanacağı tahmin edilmektedir. Bu, madenciliğin yeniden jeopolitik rekabetin merkezine yerleşmesine yol açmaktadır. Çin’in kritik minerallerdeki hâkimiyeti bu tabloyu daha da karmaşıklaştırır: Nadir toprak üretiminin %70’i,, İşleme kapasitesinin %85’i,, Galyum, germanyum, grafit gibi stratejik metallerde fiili tekel gücü Çin’in elindedir. 2024–2025’te galyum ve germanyum ihracatına getirilen kısıtlamalar, ABD ve Avrupa’da büyük bir jeoekonomik uyarı etkisi yaratmıştır. Şirketler artık yalnızca çip kısıtlamalarıyla değil, ham madde ambargolarıyla da karşı karşıyadır. Küresel teknoloji rekabeti böylece bir enerji ve maden diplomasisine dönüşmüştür.al
Jeopolitik arka plan: ABD–Çin ekseni ve dijital soğuk savaş
ABD’nin 2023 ve 2025’te uygulamaya koyduğu ileri seviye GPU ihracat kısıtlamaları, Çin’in hesaplama gücü kapasitesini sınırlamayı hedeflemiştir. Buna karşılık Çin, kritik minerallerde ihracat kontrollerini sıkılaştırarak karşı hamlede bulunmuştur. Bu iki yönlü strateji “dijital soğuk savaş”ın altyapı boyutunu açıkça ortaya koymaktadır. Artık, veri merkezlerinin nereye kurulabileceği, hangi çiplerin hangi ülkelere satılabileceği, kritik minerallerin nasıl tedarik edileceği teknik değil, politik kararlara bağlıdır. Şirketler faaliyetlerini yalnızca maliyet analizleriyle değil, jeopolitik risk haritaları üzerinden planlamak zorundadır.
Sistemik analiz: YZ ekosisteminde üçlü bağımlılık sarmalı
YZ altyapısının doğası üç temel bağımlılığı aynı anda üretir:
- Enerji bağımlılığı:
Kesintisiz güç talebi, yenilenebilir enerjinin değişkenliğiyle çelişmektedir. Bu nedenle şirketler hibrit enerji modellerine, özellikle nükleer + yenilenebilir çözümlere yönelmektedir. - Su bağımlılığı:
Sıvı soğutma sistemleri verimlilik sunsa da su kullanımını artırmaktadır. Su döngüsüne etkiler artık ulusal politika gündeminin bir parçasıdır. - Maden bağımlılığı:
GPU’lardan kablolara, trafo sistemlerinden bataryalara kadar tüm altyapı kritik metallere bağlıdır. Bu minerallerin işlenmesi sınırlı sayıda ülkenin kontrolündedir.
Hiç kuşkusuz, bu bağımlılıklar birbirini besleyerek YZ ekosisteminde kırılgan bir döngü yaratmaktadır.
Endüstriyel ve finansal etkiler: Dijital ekonominin yükselen maliyetleri
Teknoloji firmalarının maliyet yapısı artık giderek fiziksel altyapıya kaymaktadır. Elektrik maliyetleri bulut sağlayıcılarının operasyon giderlerinde son beş yılda iki katına çıkmıştır. Su kıtlığı yaşayan bölgelerde soğutma maliyetleri, enerji maliyetlerini geçmeye başlamıştır. Bu durum ölçek ekonomilerini dramatik biçimde yeniden tanımlar: Büyük teknoloji firmaları kendi enerji tedarik altyapılarını kurarken, Küçük firmalar bu maliyetlerin tamamına maruz kalmaktadır. Bu da dijital ekonomide tekel eğilimlerini güçlendirir. Bu bağlamda, finansal piyasalarda da dönüşüm yaşanmaktadır. Veri merkezlerinin karbon, su ve maden ayak izleri artık yatırım risk göstergesi olarak izlenmektedir. ESG fonları, düşük kaynak yoğunluklu tesisleri ödüllendirirken, yüksek risk bölgelerindeki projelere mesafeli yaklaşmaktadır.
Politik boyutu: Kaynak bağımlılıklarını yönetmek mümkün mü?
Tartışmanın odağı artık “kaynak kullanımını sıfırlamak” değil, yönetilebilir bağımlılıklar oluşturmaktır. Bunun için üç temel strateji öne çıkıyor:
- Enerji–veri merkezi entegrasyonu:
Yeni veri merkezi yatırımları, yenilenebilir enerji üretim tesisleriyle birlikte planlanmalıdır. - Su yönetimi inovasyonu:
Kapalı devre soğutma, gri su kullanımı ve deniz suyu soğutma teknolojileri zorunlu hale gelecektir. - Kritik maden diplomasisi:
ABD, AB, Japonya ve Güney Kore “yeşil maden ittifakları” kurarak Çin bağımlılığını azaltmayı hedeflemektedir.
Sonuç: Gelecek perspektifi
Dijital ekonomide sürdürülebilirlik, enerji ve maden politikalarından bağımsız düşünülemez. YZ altyapısı, görünüşte soyut olan “bilgi ekonomisini” yeniden fiziksel dünyaya bağlamıştır. Veri merkezleri, çelik fabrikaları kadar enerjiye; nükleer reaktörler kadar soğutmaya; otomotiv sanayii kadar metale bağımlı hale gelmiştir. Böylece 21.yüzyılın “bilgi fabrikaları”, 20. yüzyılın ağır sanayi mirasını yeniden üretmeye başlamıştır. Bu dönüşümün ekonomik etkileri kadar stratejik sonuçları da var. Enerji ve maden arzı kısıtlı olan ülkeler, dijital dönüşümde geri kalma riskiyle karşı karşıyadır. Küresel eşitsizlik artık yalnızca gelir veya teknolojiye erişim düzeyinde değil; aynı zamanda enerji-maden-su altyapısına erişim düzeyinde belirlenmektedir. Dijital eşitsizlik, fiziksel altyapı eşitsizliğine dönüşmektedir. Bu durum, esas itibariyle iş dünyası için yeni bir paradigma gerektiriyor:
• Şirketler artık yalnızca karbon emisyonlarını değil, su ve maden ayak izlerini de stratejik göstergeler olarak izlemek zorundadır.
• Veri merkezleri, enerji piyasasının pasif tüketicileri değil, aktif oyuncuları haline gelmektedir.
• Tedarik zincirleri, artık yalnızca lojistik değil, jeopolitik analiz gerektirmektedir.
Bu gelişmeler, “dijital sürdürülebilirlik” kavramının klasik çevrecilik anlayışını aşmasını zorunlu kılmaktadır. Nadir toprak elementleri, enerji verimliliği, su yönetimi, etik madencilik ve jeopolitik farkındalık, teknolojik rekabetin yeni ölçütleri haline gelmektedir. Yapay zekâ, bilim-teknoloji çağının motoru ama aynı zamanda kaynak çağının sınavıdır. Her bir veri merkezi hem dijital refahın hem fiziksel yükün sembolü olarak görülmelidir. Enerjiye, suya ve nadir metallere dayalı bu altyapı, yalnızca çevresel değil, ekonomik ve politik bir yeniden yapılanma gerektiriyor. YZ ekosistemine yatırım yapmak, yalnızca yazılım ve veri analitiğine yatırım yapmak değildir; aynı zamanda enerji, su ve maden ekonomisine yatırım yapmaktır.
Kaynak: Sanayi Gazetesi