Prof. Dr. Ali Rıza Büyükuslu
Antonio Gramsci’nin hapishane defterlerinde geliştirdiği bu metafor, hegemonik düzenin çözülmeye başladığı ancak yerine geçecek yeni düzenin henüz kurumsallaşmadığı “ara rejim” dönemlerini tanımlar. Gramsci’ye göre hegemonya yalnızca zor yoluyla değil, rıza üretimiyle sürdürülür. Bir düzen çökerken sorun, yalnızca ekonomik veya politik gücün zayıflaması değildir; anlam üretme, yeni değerler yaratma kapasitesinin yitirilmesidir. Ara rejim şu üç temel özelliği taşır:
- Eski normlar yani liberal demokrasi, neo-liberal ekonomi, küresel serbest ticaret miti işlevsizdir.
- Yeni normlar çok-kutupluluk, bölgesel bloklar, dijital egemenlik henüz yeterince içselleşmemiştir.
- Siyasal alan popülist liderler, popülizm, kuralsız güç kullanımı gibi “anomalilerle” dolar.
- Yeni düzenin kültürel normu; rekabetçi otoriter medeniyetçilik: Evrensel insanî normların yerini, din ve milliyetçilik duygularının siyasal rıza üretiminde araçsallaştırıldığı; göçmen karşıtlığının ve kimlik temelli üstünlük iddialarının meşrulaştırıldığı, çok-taraflılık yerine güç bloklarını ve hiyerarşik aidiyeti normlaştıran rekabetçi otoriter bir kültürel düzen almaktadır.
Gramsci’nin “canavarlar” dediği şey, işte bu normatif boşlukta filizlenen siyasal formlardır. Ara rejimin bugünkü özgünlüğü şudur: Normatif boşluk yalnızca siyasal alanda değil, teknolojik ve jeoekonomik altyapıda da genişlemektedir. Gramsci’nin “rıza” düzlemi, 21. yüzyılda klasik medya ve eğitim kurumlarının ötesinde; veri akışları, platform mimarileri, algoritmik görünürlük rejimleri, tedarik zincirleri, enerji ve nadir elementler bağımlılıkları üzerinden kurulmaktadır. Bu nedenle “canavarlar”, yalnızca popülist otoriter liderler veya popülist hareketler değil; normsuzluğun altyapı hâline geldiği bir iktidar biçiminin farklı tezahürleridir. De Wever’in bu alıntıyı Davos’ta telaffuz etmesi, sözün yalnızca tarihsel bir aforizma olarak değil, Avrupa’nın stratejik yönelim krizini ifşa eden bir işaret olarak okunmasını gerektirir: Çünkü Davos bağlamı, küresel seçkinlerin “norm” üretim merkezlerinden biridir; bu merkezde “norm boşluğu” ilan etmek, krizin artık periferik değil, merkezî hâle geldiğini gösterir.
Liberal Hegemonyanın Açık Krizi
Bugün dünyada yaşanan küresel siyasal kriz veya belirsizlik, ABD’nin II. Dünya Savaşı sonrası kurduğu liberal uluslararası düzenin veya hegemonyanın kendi merkezinden sorgulanmaya başlanmasının bir neticesidir. Bu durum, ABD’nin artık “kuralları koyan hegemon” değil, kuralları ihlal eden bir güç olarak algılanmasına yol açmıştır. Ancak, bu yeni durum yalnızca ABD’nin söz konusu yeni küresel politika açılımları ile açıklanamaz; aynı zamanda rakip güçlerin hegemonya kurma biçimlerinin giderek daha belirginleşmesiyle derinleşmiştir. Çin’in dijital egemenlik, platform standardı, ağ altyapıları ve yapay zekâ kapasitesi üzerinden kurduğu etki; Rusya’nın enerji, güvenlik ve savaş ekonomisi mantığıyla jeopolitik alanı sertleştirmesi; Körfez merkezli enerji-sermaye birikimlerinin medya, spor, finans ve teknoloji yatırımlarıyla kültürel-ekonomik etkiyi genişletmesi “yeni düzen”in henüz doğmadığı bir zamanda, eski düzenin yerini tek bir kurallı sistemin değil, çok sayıda kuralsız güç sisteminin almaya başladığını göstermektedir. Bu kırılma Beş düzeyde gerçekleşmektedir:
- Jeopolitik düzey: NATO’nun, Birleşmiş Miletlerin (UN) ve hatta AB’nin dahi işlevselliğinin sorgulanması (ABD Başkanlık siyaseti ve ABD tekno-oligarkları tarafından) ve müttefiklere yönelik açık tehdit dilinin kullanılması,
- Ekonomik düzey: Serbest ticaret, küresel ekonomi yerine korumacılık (gümrük) ve enerji, su, nadir elementler ve teknoloji egemenliği savaşlarının başlatılması,
- İdeolojik düzey: Evrensel değerler yerine ulusal çıkar merkezli politikalara geçilmesi,
- Kırılmanın dördüncü ve en kritik düzeyi ise Teknopolitik yani teknolojik özellikle yapay zeka devrimleri, kuantum, biyo-teknoloji vb ileri teknolojik gelişmelerin ‘ulusal güvenlik’ olarak kabul edildiği düzey,
- Kültürel düzey: yeni sömürgeci güç paradigması üzerinden yeni bir kültürel hiyerarşi ve neo-emperyal kültürel hegemonya inşasıdır.
Dünya jeopolitiğinin geldiği bu noktada, kuralları artık yalnızca devletler değil; veri merkezleri, bulut altyapıları, yarı iletken tedarik ağları, denizaltı kabloları, uydu sistemleri ve yapay zeka modellerini üreten/denetleyen “altyapı egemenleri” belirlemektedir. Bu egemenlik, çoğu zaman hukukî şeffaflığa ihtiyaç duymaz; çünkü bağımlılık zaten fiilî itaati üretir. Böylece liberal düzenin “açık toplum” iddiası, yerini “erişim” ve “lisans” üzerinden işleyen yeni bir tahakküm diline bıraktığı gözlemlenmektedir.
Canavar Kimdir? Yeni Otoriter Figürlerin Sosyolojisi
“Canavar” kavramı burada metaforiktir; bir kişiyi değil, bir siyasal lider, siyasal yapı, siyasal veya pragmatik bürokrat (devleti/milleti için değil lider/parti/rejim veya menfaati için çalışan) ve devlet ile simbiyotik ilişki içinde olan yeni bir lümpen/parvenu sermaye-burjuva sınıfı yapısı veya oligark tipini tanımlar. Bu tiplerin ortak özellikleri şunlardır:
- Kurumları değil liderliği merkeze alır
- Hukuku değil istisnayı yüceltir
- Karmaşıklığı değil basit düşman anlatılarını kullanır
- Rızayı ikna ile değil, korku ve kriz üzerinden üretir
Bu figürler yalnızca siyasi popülizmle sınırlı değildir; bürokratik otoriterlikten, teknoloji-enerji oligarklarına, finans baronlarına, petrol şirketlerine, silah tüccarlarına, güvenlik/dijital gözetim/istihbarat devlet kurumlarına, dini organizasyonlara ve kayıt-dışı yapılara kadar uzanan geniş bir yelpazede ortaya çıkmaktadır. Burada özellikle öne çıkan canavarlaşma hattının birincisi petro-enerji canavarlaşmasıdır: Petrol ve gaz devleri, enerji güvenliği söylemi altında hem siyasal karar vericileri hem de savaş/kriz ekonomilerini besleyen bir dolaşım kurar. Enerji fiyatı, yalnızca piyasa değişkeni değil; toplumsal huzurun, enflasyonun ve rejim istikrarının kaldıraç noktası hâline gelir. Bu kaldıraç, ara rejimde “kural” değil “şantaj” mantığıyla çalışır. İkincisi ise; tekno-oligarşik canavarlaşmadır. Dev sosyal medya platformları ve büyük teknoloji sermayesi gücünü, kamusal alanın manipülasyonu ve algoritmik kutuplaşma üzerinde kullanır. Böylece “lider kültü” sadece siyasal alanda değil, dijital alanın karizmatik figürleriyle de çoğalır; kurumsal akıl yerini viral akla bırakır. “Canavar” tipinin bir başka ortak özelliği de kaynak jeopolitiğini “beka sorunu” olarak sunmasıdır. Nadir toprak elementleri, lityum, kobalt, nikel; su havzaları; stratejik madenler ve tarımsal üretim kuşakları yalnızca kalkınma veya çevre meselesi değildir; doğrudan doğruya güvenlik doktrinlerinin parçasıdır. Ara rejimde normların çökmesi, bu alanlarda “sürdürülebilirlik” söyleminin dahi araçsallaştırılmasına yol açar: Yeşil dönüşüm, kimi zaman daha adil bir gelecek vaadi olmaktan çıkıp, yeni bağımlılıkların, yeni emperyalist politikaların ahlâkî makyajına dönüşebilir.
Avrupa’nın Kırılganlığı: Düzen Kurucu mu, Düzen Mağduru mu?
De Wever’in konuşması özellikle Avrupa açısından kritik bir öz-eleştiri içerir. Avrupa:
- Askerî olarak ABD’ye,
- Enerji açısından küresel pazarlara,
- Ekonomik olarak ise liberal normlara bağımlı,
Ancak bu üç dayanak da aynı anda sarsılmaktadır. Aynı zamanda, AB sosyal norm-standartlarından, geleneksel AB değerlerinden ve sosyal devletten hızla uzaklaşılmaktadır. Avrupa’nın karşı karşıya olduğu temel soru şudur: Yeni küresel düzende norm koyucu bir aktör mü olacak, yoksa canavarların dolaştığı bir alan mı? Avrupa’nın kırılganlığını artıran bir diğer unsur, kendi tarihsel “norm koyuculuk” iddiasının, küresel ölçekte ikiyüzlü görülmeye başlanmasıdır. Bu algının, yalnızca dış propaganda ile değil; göç rejimleri, çifte standartlı güvenlik pratikleri ve kriz zamanlarında askıya alınan insan hakları üzerinden de beslendiği görülmektedir. Böylece Avrupa, bir yandan “kuralsızlaşmaya” itilirken, diğer yandan “kural koyma” ve “etik normlar geliştirme” iddiasını meşrulaştıracak ahlâkî zemini kaybetme riski ile karşı karşıyadır. Bu ikili kayıp, ara rejimde Avrupa’yı düzen kurucu olmaktan çok, düzenin “sürüklediği” bir alana dönüştürebilir.
Davos 2026: Küresel Elitlerin Kaygısı
Davos’ta sıkça dile getirilen “belirsizlik”, “dayanıklılık” ve “çoklu krizler” söylemi, aslında hegemonya kaybının diplomatik dilidir. Küresel elitler artık dünyayı yönetmekten değil, kontrol edilemez bir dünyada hayatta kalmaktan söz etmektedir. Bu da Gramsci’nin teşhisini doğrular: Kriz, yalnızca eski düzenin ölmesi değil, yeni düzenin henüz doğamamasıdır. Belirsizlik söyleminin ardında daha sert bir gerçeklik yatmaktadır: Kurumlar, krizleri yönetmekten çok krizlerle yaşamayı öğrenmektedir. Bu da “yönetilebilir dünya” fikrinin yerini “idare edilebilir kaos” fikrine bıraktığını gösterir. Davos’ta “dayanıklılık” (resilience) artık kolektif refahın değil; teknoloji devlerinin, enerji şirketlerinin, tedarik zincirlerinin, finansal sermaye akışlarının ve elitlerin güvenliğinin dayanıklılığıdır. Böylece hegemonya kaybı, bir “dünya düzeni projesi” olmaktan çıkıp, bir “dünya hasar kontrolü” politikasına indirgenmektedir.
Bu ara rejimde yerleşik kurumlara yönelik saldırı yalnızca fiziksel veya hukukî değildir; aynı zamanda itibarî ve epistemiktir. Birleşmiş Milletler ve çok taraflılık mimarisi, kimi aktörlerce “etkisiz” diye küçümsenirken; kimi aktörlerce de açıkça bypass edilerek anlamsızlaştırılmaktadır. Sonuçta, insanlığın gözünde kurumların, global kurumsal yapıların misyonu norm üreten değil de yalnızca “kayıt tutan” yapılar gibi algılanması sağlanmaktadır. Küresel itibarları aşağı çekilmeye çalışılmaktadır. Başta evrensel hukuk olmak üzere insanlık, dayanışma, barış, iklim, doğa, çevre ve gezegeni koruma adına oluşan tüm değerlere ve bu değerleri temsil eden kurumlara, sivil topluma saldırı başlatılmıştır. Kurumsal dil zayıfladıkça, uluslararası ilişkilerin daha “lümpen” bir forma kaydığı gözlemlenmekte: diplomasi incelmiş müzakere sanatı olmaktan çıkarılmakta, kaba pazarlık ve alenî tehdit repertuvarına dönüştürülmektedir.
Sonuç: Canavarlar Çağında Ne Yapmalı?
Gramsci’nin metni karamsar olduğu kadar uyarıcıdır. Canavarlar kaçınılmaz değildir; ancak boşluklar kaçınılmazdır. Bu boşluklar ya:
- Otoriter figürler tarafından doldurulur
- Ya da yeni, daha dayanışmacı, daha demokratik, daha eşitlikçi, daha kapsayıcı adil bir düzenle aşılır
Bugün insanlık tam da bu eşiktedir. Canavarların zamanı, aynı zamanda tarihsel sorumluluğun zamanıdır. Canavarlara karşı yeni bir “hümanist düzen”; ancak bilimin, bilginin, etik siyasetin, iyiliğin/insanlığın, vicdanın küresel dayanışmasının ve kolektif aklın yeniden inşasıyla mümkün olabilir. Aksi hâlde, canavarlar yalnızca bir ara dönem, bir geçiş değil, kalıcı bir kabus hâline gelir. Bugün boşluğu dolduracak “yeni”nin doğamamasının bir nedeni de, söz konusu canavarlaşmaya karşı hala var olan dünyadaki alternatif siyasetin, küresel toplumsal itirazın, yükselen muhalefetin yalnızca yeni ekonomik, güvenlik programlarına karşı gelmesinden değil, aynı zamanda insanlığın özellikle genç kuşağın kendisine saygı gösteren “anlam rejimleri” arayışı, başka bir ifade ile, bütünlüklü bir “hümanist sosyal sistem” yani insanı ve doğayı önceleyen bir yeni küresel rejim talep etmelerindendir. Bu bağlamda, Gramsci’nin fikri mirası burada yeniden belirir: Yeni bir düzen, yalnızca farklı bir güç dağılımı değil; farklı bir “doğru-yanlış”, “meşru-gayrimeşru”, “adil-adaletsiz” ayrımı üretme kapasitesidir. Eğer bu kapasite kurulamazsa, canavarlar sadece siyasal alanı değil; kültürü, bilimi, sanatı, eğitim sistemlerini ve kamusal aklı da kolonize edeceklerdir. Gramsci’nin “ara rejim” kavrayışı, yalnızca siyasal istikrarsızlığı değil, normatif boşluğu da ifade eder. Eski hegemonik düzen çözülürken yeni bir evrensellik üretilemediğinde, kültürel alan güç ve kimlik eksenli anlam üretimine teslim olur. Bu nedenle interregnum, yalnızca “canavarların” ortaya çıktığı bir dönem değil; evrensel rızanın yerini rekabetçi otoriter medeniyetçiliğin aldığı tarihsel bir norm kırılması anıdır.
Bu nedenle mücadele, yalnızca yapılacak tercihler, siyasi kararlar veya diplomatik hamleler düzeyinde değil; bilgi ekosistemlerinde, medya platformlarında, nadir elementler-enerji-maden tedarik zincirlerinde, su-çevre-iklim yönetiminde, ekonomide, teknolojide, eğitimde, bilimsel-kültürel alanlarda ve daha birçok mecrada verilmek zorundadır. “Canavarlar” ile “küresel kolektif akıl” arasındaki gerilim, günümüzde en somut hâlini şu soruda alır: Dünyanın kaynakları ve yönetimi siyasi veya oligark bir avuç gücün kuralsız tasarrufuna mı bırakılacak, yoksa insanlığın ve gezegenin ortak geleceği adına bunları demokratik denetime açacak yeni bir etik-siyasal küresel mimari mi kurulacak?
Kaynak Sanayi Gazetesi