Reklam

Kocaeli-Belediyesi Sekapark Altın Kemer Yağlı Güreşleri

Türkiye’nin En Büyük Sorunu Eğitimdir

Prof. Dr. Ali Rıza Büyükuslu

19 Mayıs ruhunun gençliğe bıraktığı miras bilim ve akıldır. Bilim ve teknoloji çağında yeni hedef, sürekli zekâ devrimi ve beşerî gelişim olmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk için eğitim, yalnızca bir kalkınma aracı değil, bir milletin varlık ve özgürlük teminatıdır. Onun “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözü, yalnızca bir dönemin değil, insanlığın her zaman izlemesi gereken evrensel rotayı işaret eder. 19 Mayıs’ı gençliğe armağan ederken aslında bir bayramdan çok daha fazlasını, aklın ve bilimin rehberliğinde sürekli yenilenen bir uygarlık idealini emanet etmiştir. Atatürk, eğitimde eleştirel düşünceyi, üretken zekâyı ve çağın ötesini görebilen bir bilinç inşasını hedeflemiş; böylece bugün yapay zekâdan dijital dönüşüme uzanan bilim-teknoloji çağının temel dinamiğini, bir asır öncesinden “bilim ve akıl” referansıyla öngörmüştür. Bu yönüyle onun eğitim anlayışı, yalnızca bir reform değil, sürekliliği olan bir zekâ devrimi çağrısıdır.

Platon’a göre insan zihni, zorla doldurulan bir kap değil; doğru yönlendirilmesi gereken bir potansiyeldir. John Dewey eğitimi hayata hazırlık değil, hayatın kendisi olarak görür. Alfred North Whitehead ise düşünceye dönüşmeyen ezber bilgileri “atalet kazanmış fikirler” olarak tanımlar. Paulo Freire’nin “bankacı eğitim modeli” eleştirisi de aynı soruna işaret eder: Öğretmen anlatır, öğrenci depolar; ancak bu bilgi dünyayı dönüştürecek bir anlayışa dönüşmez. Yapay zekâ çağında bu yaklaşım artık yalnızca pedagojik olarak değil, ekonomik olarak da yetersizdir. Çünkü hızla değersizleşen şey bilgi birikiminin kendisidir; değer kazanan ise analitik düşünme, problem çözme, eleştirel muhakeme, yaratıcılık, iş birliği ve etik karar verme becerileridir. Bu nedenle OECD ve UNESCO, eğitim sistemlerinin insan merkezli ve yapay zekâ ile uyumlu şekilde yeniden yapılandırılması gerektiğini vurgulamaktadır.

Eğitim meselesi tam da noktada “liyakat” kavramı ile doğrudan bağlantılıdır. Liyakat, sadece kamu personeli seçiminin ahlaki ilkesi değildir; yüksek verimliliği sağlamada ekonominin temel mantığıdır. Sanayi devrimlerinin her dalgası, ülkelerin asıl zenginliğinin yalnızca yer altı kaynaklarıyla değil, teknolojik kurumsal kapasitesi ve nitelikli insan sermayesi yetiştirme becerisiyle belirlendiğini göstermiştir. Bugün Endüstri 4.0; veri, otomasyon, yapay zekâ, robotik, siber-fiziksel sistemler ve akıllı üretim ağlarıyla tanımlanırken, Endüstri 5.0 bu çerçeveyi daha da ileri taşıyarak eğitimin ve ekonominin insan-merkezlilik, sürdürülebilirlik, yeşil dönüşüm, geniş sosyal kapsam, dayanıklılık ve etik ilkeleriyle yeniden kurgulanmasını öngörmektedir. Bu nedenle, bilim-teknoloji çağında liyakat; sadece adaletin değil, aynı zamanda üretkenliğin ve rekabetçiliğin en önemli unsurlarından biridir.

Dünya Ekonomik Forumu’nun 2025 raporunda analitik düşünme, işverenlerin en çok talep ettiği çekirdek beceri olarak öne çıkmakta; şirketlerin yaklaşık yüzde 70’i bunu temel yetkinlik olarak tanımlamaktadır. Aynı rapor, çalışanların mevcut beceri setlerinin 2025–2030 döneminde ciddi biçimde dönüşeceğini göstermektedir. Dolayısıyla yapay zekâ çağında eğitim sistemi, gençleri hızla değişen, yüksek yetenek-beceri isteyen çalışma hayatına ve girişimciliğe hazırlamak zorundadır. Aksi halde eğitim ile işgücü piyasası ve iş dünyası arasındaki bağ kopar; diploma çoğalır ama yetkinlik azalır, vasıfsız mezun sayısı artar ama üretkenlik yerinde sayar ve yeni sermaye birikim modeli olan entelektüel sermaye ve girişimcilik tabanlı kalkınmayı gerçekleştiremezsiniz.

Türkiye’nin asıl sorunu: Eğitim felsefesinin zamanın gerisinde kalması

Türkiye’de eğitim sisteminin temel sorunu sadece “dünyadaki gelişmeleri takip edememek veya yönetimsel vizyon ya da yeterlilik sorunu” değildir. Daha derin sorun, eğitimin ne için var olduğu sorusuna verilen cevabın hâlâ büyük ölçüde sanayi öncesi toplumun zihinsel kodlarına ve sanayi çağının erken evrelerine ait olmasıdır. Standart içerik, merkezi ölçme, çoktan seçmeli başarı anlayışı, tek tip doğrular, ezberlenmiş metinler, itaat temelli sınıf kültürü, ideolojik nesil yetiştirme siyaseti; bunların tümü Endüstri 1.0–2.0 mantığının kalıntılarıdır. Oysa yapay zekâ çağında eğitimden beklenen; bireyin zihin dünyasına hükmetmek, ona yaşamdaki birçok doğru arasından yalnızca birini empoze etmek ya da doğru cevabı işaretlemesini sağlamak değildir. Eğitimden beklenen; analitik düşünebilen, doğru soruyu sorabilen, problemi tanımlayabilen, veriyi yorumlayabilen, teknolojiyi etkin biçimde kullanabilen, disiplinlerarası bağlar kurabilen ve inovatif çözümler üretebilen bireyler yetiştirmektir.

Türkiye’ye dair tablo bu açıdan çarpıcıdır. OECD’nin 2025 Türkiye notuna göre, Türkiye’de lisans düzeyine yeni giren öğrenciler arasında STEM alanlarının payı yalnızca yüzde 19,9’dur ve bu oran karşılaştırılabilir ülkeler arasında alt sıralardadır. Daha kritik olan nokta ise; eğitim-istihdam bağının zayıf olmasıdır. Türkiye’de üniversite mezunu her 4 gençten birinin işsiz olduğu gerçeği sorunun sadece “daha fazla diploma” dağıtarak çözülemeyeceğini; asıl meselenin eğitimin niteliği, teknik/teknolojik beceri derinliği, eğitimin işgücü piyasalarının, iş dünyasının, sanayinin yani ekonominin ihtiyaçları ile uyumu ve liyakat temelli seçicilik olduğunu göstermektedir.

Neden STEM, yapay zekâ okuryazarlığı, teknik/teknolojik eğitim artık bir tercih değil, zorunluluktur?

Aristoteles insanı “akıl sahibi canlı” diye tanımlar; ama modern çağ, bu tanımı genişletmiştir: İnsan artık sadece düşünen değil, tasarlayan, modelleyen, simüle eden ve dönüştüren bir varlıktır. Yapay zekâ çağında bu kapasitenin eğitime yansıması STEM ile sınırlı değildir; fakat STEM bu dönüşümün omurgasıdır. Çünkü, günümüzde “teknoloji kullanıcısı” olmak yetmez; veri okuryazarlığı, algoritmik düşünme, matematiksel soyutlama, deneysel yöntem, mühendislik tasarımı ve teknolojiyle üretim becerisi; sadece teknolojik ürün için değil, imalat, finans, sağlık, savunma, enerji, lojistik, tarım, medya ve kamu yönetimi dahil tüm alanlar için kritik hale gelmiştir.

Bu yüzden düz, ideolojik veya teolojik ya da ezber merkezli eğitim modelinin bugünün rekabetçi ekonomisinde veya küresel işgücü piyasalarının talep ettiği yetkinlik düzeyinde karşılığı yoktur.  Buradaki itiraz, değerler eğitimine değil; eğitimin asli amacının teknik-bilimsel yetkinlik üretmekten uzaklaştırılmasına yöneliktir. Bir ülke genç nüfusunu çağın gerektirdiği teknik kapasiteyle donatmadığında, onları yalnızca düşünsel olarak sınırlamaz; aynı zamanda küresel iş bölümünde düşük katma değerli, ucuz emek havzalarına iter. Bu durumda ülke teknoloji üreten değil, teknoloji ithal eden; standart koyan değil, standart takip eden; patent geliştiren değil, lisans satın alan; küresel rekabete yön veren değil, onun dışında kalan bir yapıya sürüklenir.

Türkiye’de merkezi sınav sistemi neden liyakat üretmiyor?

Türkiye’de öğrenci çoğu zaman öğrenmek için değil, elenmemek için çalışıyor. Bu durum bilgiyi araç olmaktan çıkarıp amaç haline getiriyor. Sonuçta okul; merakın, deneyin, tartışmanın ve proje üretiminin alanı olmaktan çıkıp test tekniği laboratuvarına dönüşüyor. Böyle bir düzende öğrenci, problemi çözmeyi değil; soru kalıbını tanımayı öğreniyor. Analitik düşünme, belirsizlikle baş etme, yanlış yaparak öğrenme ve risk alma ise sistematik olarak bastırılıyor. Oysa yapay zekâ çağında asıl yarış, cevabı kimin daha hızlı işaretlediğiyle değil; problemi kimin daha iyi tanımladığı ve çözdüğü ile ilgilidir. Whitehead’in “atalet kazanmış fikirler” eleştirisi burada tüm gücüyle geri döner: Kullanılmayan, sorgulanmayan, hayata bağlanmayan bilgi; gereksiz yükten başka bir şey değildir. Bu nedenle ölçme-değerlendirme rejimi; açık uçlu problem çözme, proje, portfolyo, takım çalışması, etik muhakeme, dijital üretim, bilimsel yöntem, toplumsal/sosyal katkı ve disiplinlerarası iş birliği boyutlarını kapsamadıkça, sistem sınav kazananlar üretebilir ama liyakatli nesiller üretemez.

Eğitimde liyakat açığı neye dönüşüyor? Genç işsizlik, NEET ve “Hayalet Gençlik”

Türkiye’de eğitim meselenin yalnızca eğitimin niteliği ile ilgili olmadığı, aynı zamanda çok ciddi sosyal politika sorunu olduğu güncel verilerle de açıkça görülmektedir. ILOSTAT’a göre Türkiye’de 15–24 yaş grubunda NEET (Ne Eğitimde Ne İstihdamda Ne de Mesleki Eğitimde olanlar) oranı 2024 itibarıyla yüzde 22,9’dur. 2025 işgücü istatistiklerine göre aynı yaş grubunda genç işsizlik oranı % 16 olması eğitimin kalitesinin sorgulanmasının ötesinde ayrıca istihdam pazarındaki beceri uyumsuzluğunu da göstermektedir.

Bu noktada, eğitimcilerin sıkça kullandığı “ghost yani hayalet gençlik” ifadesi sosyolojik bir metafor olmaktan çıkar, yapısal bir gerçekliğe yaklaşır. Eğitimde, istihdamda ve üretken sosyal dolaşım içinde yer almayan genç nüfus; zamanla görünmezleşir, kamusal hayata güveni zayıflar, aidiyet duygusu aşınır, gelecek ufku daralır. Hannah Arendt’in ifadesiyle ortak dünyaya katılım kapasitesi zedelendiğinde, insan yalnızca ekonomik olarak değil, siyasal ve ahlaki olarak da dışarı düşer. Gençlik, geleceğin taşıyıcısı olmaktan çıkıp ertelenmiş hayatlar toplamına dönüşür. Bu durum aile içi bağımlılığı artırır, kayıt dışı- güvencesiz işleri, kriminal vakaları ve ahlaki çöküntüyü normalleştirir, toplumsal öfkeyi biriktirir ve uzun vadede kurumsal çözülmeyi hızlandırır.

Bu noktada söylenmesi gereken şey: Bir ülke gençlerini çağın teknik, bilimsel ve teknolojik gerekliliklerinden koparıp, eğitimin merkezine üretken beceri yerine ideolojik kalıplar veya ezber yerleştirirse, yalnızca pedagojik hata yapmaz; ulusal kalkınma kapasitesini de sabote eder. Çünkü küresel rekabet, soyut şeylerle değil gerçeklikle, yetkinlikle işler. Bilim dışı eğitim ya da hakikat dışı öğretiler; veri bilimi, ileri üretim, mühendislik, biyoteknoloji, malzeme bilimi, yapay zekâ teknolojileri, robotik, yarı iletkenler, enerji dönüşümü, kuantum mimarisi yani dijital ekonomi alanlarındaki somut becerilerin yerini tutmaz ve toplumsal kalkınmaya, refaha katkı yapmaz. Bilimden uzak bir eğitim sistemi; gençleri yalnızca işsiz bırakmaz, aynı zamanda ülkeyi küresel değer zincirlerinde alt basamaklara hapseder. Bir süre sonra bu tablo, düşük gelir tuzağı, teknolojik bağımlılık, yoksulluk ve gerçek beka sorunu olarak geri döner.

Sonuç: Türkiye’nin eğitim krizi, artık pedagojik veya kurumsal düzenlemelerin sınırlarını aşarak, toplumun ontolojik yönelimi ve medeniyet tasavvuru ile doğrudan ilişkili yapısal bir meseledir. Yapay zekâ çağında eğitim, geçmişe ait bilginin ezberci yeniden üretimine indirgendikçe, yalnızca bireyin zihinsel özerkliğini sınırlamakla kalmaz; aynı zamanda toplumun epistemik üretim kapasitesini, teknolojik yenilenme gücünü ve kurumsal adaptasyon yeteneğini de sistematik biçimde aşındırır. Buna karşılık, eleştirel aklı, bilimsel yöntemi, teknik yetkinliği ve etik muhakemeyi merkeze alan bir eğitim paradigması, bireyi edilgen bir bilgi taşıyıcısından, hakikati inşa eden ve dönüştüren özneye dönüştürür. Bu bağlamda mesele, bilginin niceliksel aktarımı değil; bireyin düşünme, sorgulama, model kurma ve anlam üretme kapasitesinin nasıl inşa edildiğidir. Özellikle yaşam boyu eğitim ve teknik/teknolojik mesleki yetenek gelişimi bu yönüyle, toplumun kendini ileriye taşıma iradesinin en temel aracıdır. Çünkü çağımızda gerçek beka sorunu sınırların korunması değil; bir ülkenin kendi insan sermayesini bilim, teknoloji ve liyakat temelinde yeniden üretebilme kudretini kaybedip kaybetmediğidir; tam da bu yüzden Türkiye’nin önündeki asıl mesele, eğitimde siyaseti değil bilimi, niceliği değil niteliği, itaati değil düşünceyi, ayrıcalığı değil fırsat eşitliğini ve geçmişin kalıplarını değil geleceği kuracak yaratıcı aklı kurumsallaştırıp kurumsallaştıramayacağı meselesidir.

Kaynak: Haber Merkezi