Yakup Ateş
Çevre Mühendisi | İSG Yüksek Mühendisi
Sürdürülebilirlik, son yıllarda yalnızca çevre politikalarının değil; üretimin, ticaretin ve kurumsal yönetimin de temel kavramlarından biri hâline geldi. Ancak bu süreçte çevreye duyarlılığı ifade eden birçok söylemin, yeterli bilimsel dayanak olmaksızın pazarlama aracı olarak kullanıldığına da sıkça şahit olduk.
“Çevre dostu”, “yeşil”, “sürdürülebilir”, “doğa dostu”, “karbon nötr” gibi ifadeler, tüketicilerin satın alma tercihlerini doğrudan etkileyen güçlü kavramlara dönüştü. Ne var ki bu ifadelerin her zaman somut verilerle desteklenmediği, bazı durumlarda ise tüketiciyi yanıltabilecek şekilde kullanıldığı görüldü. Uluslararası literatürde “greenwashing (yeşil aklama)” olarak tanımlanan bu yaklaşım hem tüketici güvenini zedeleyen hem de çevresel performansını gerçekten geliştiren işletmeler açısından haksız rekabet oluşturan önemli bir sorun olarak öne çıkmaktadır.
Bu noktada, 1 Temmuz 2026 tarihli ve 33297 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik, Türkiye’de çevresel beyanların kullanımına ilişkin yeni bir dönemin kapısını aralamıştır.
Yeni düzenlemeyle birlikte reklamlarda kullanılan çevresel beyanların genel ve belirsiz ifadelerden ibaret olması artık yeterli olmayacaktır. Bir ürün veya hizmet için kullanılan çevresel iddianın; ürünün ya da hizmetin yaşam döngüsünün hangi aşamasına ilişkin olduğu açık biçimde belirtilmek zorundadır. Bunun yanında söz konusu iddiaların, yetkili kurumlar, üniversiteler veya akredite bağımsız kuruluşlar tarafından düzenlenmiş belge, rapor ya da sertifikalarla desteklenmesi gerekecektir.
Bu düzenleme, aslında yalnızca reklam hukukunu ilgilendiren teknik bir değişiklik değildir. Aynı zamanda çevresel yönetim anlayışında bilimsel doğrulama ve şeffaflığın güçlendirilmesini hedefleyen önemli bir adımdır.
Sanayi kuruluşları açısından değerlendirildiğinde ise yeni düzenleme önemli sorumluluklar getirmektedir. Artık işletmelerin çevreye ilişkin her iddiasını teknik verilerle destekleyebilmesi gerekecektir. Bu durum; yaşam döngüsü değerlendirmeleri (LCA), karbon ayak izi hesaplamaları, çevresel ürün beyanları (EPD), ISO 14001 Çevre Yönetim Sistemi, ISO 14067 Karbon Ayak İzi, su ayak izi analizleri ve diğer sürdürülebilirlik raporlama araçlarının önemini daha da artıracaktır.
Özellikle Avrupa Birliği’nin Yeşil Mutabakatı, Kurumsal Sürdürülebilirlik Raporlama Direktifi (CSRD) ve çevresel beyanlara yönelik düzenlemeleri dikkate alındığında, Türkiye’deki bu adımın uluslararası ticaret açısından da stratejik bir uyum sürecinin parçası olduğu değerlendirilebilir. İhracat yapan sanayi kuruluşları için çevresel performansın yalnızca üretilmesi değil; ölçülmesi, kayıt altına alınması ve bağımsız şekilde doğrulanması artık rekabet avantajının temel unsurlarından biri olacaktır.
Çevre mühendisliği mesleği açısından bakıldığında ise bu düzenleme, teknik uzmanlığın değerini daha da artırmaktadır. Çevresel etkilerin bilimsel yöntemlerle değerlendirilmesi, veri yönetimi, emisyon hesaplamaları, kaynak verimliliği çalışmaları ve sürdürülebilirlik raporlaması gibi alanlarda görev yapan çevre mühendisleri, işletmelerin bu yeni döneme uyum sağlamasında kilit rol üstlenecektir.
Artık sürdürülebilirlik yalnızca iyi niyet beyanlarıyla değil; ölçülebilir performans göstergeleri, doğrulanabilir veriler ve uluslararası kabul görmüş standartlarla değerlendirilecektir.
Kanaatimce bu düzenleme, yalnızca tüketiciyi koruyan bir hukuki düzenleme olmanın ötesinde; sanayinin daha şeffaf, daha hesap verebilir ve daha sürdürülebilir bir üretim anlayışına yönelmesine katkı sağlayacak önemli bir dönüm noktasıdır.
Çünkü yeni dönemde rekabetin belirleyicisi yalnızca üretmek değil; ürettiğini bilimsel verilerle ispat edebilmek olacaktır.
Ve çevre yönetiminde artık yeni bir anlayış hâkimdir:
“Çevre dostu olduğunu söylemek değil, bunu güvenilir verilerle kanıtlamak esastır.”
