Çisem SEYHAN
Dokuz Eylül Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü
Doktora Öğrencisi
Deprem denildiğinde kamuoyunun dikkati çoğunlukla konutlara yönelmektedir. Oysa kentlerin afet sonrasında yeniden ayağa kalkabilmesi, yalnızca yapı stokunun güvenliğiyle değil, üretim sistemlerinin devamlılığının sağlanmasıyla da doğrudan ilişkilidir.
Sanayi tesislerinde meydana gelebilecek hasar ve üretim kayıpları; istihdamın azalmasına, tedarik zincirlerinin kesintiye uğramasına, ihracatın yavaşlamasına ve bölgesel ekonominin toparlanma sürecinin uzamasına neden olabilmektedir. Bu nedenle afetlere dirençlilik, fiziksel güvenliğin ötesinde ekonomik, sosyal, çevresel ve mekânsal boyutları birlikte ele alan bütüncül bir planlama konusu niteliği taşımaktadır.
Son yıllarda yaşanan büyük depremler, sanayi bölgelerinde yalnızca bina hasarlarının değil; enerji, ulaşım, haberleşme ve lojistik sistemlerinde meydana gelen aksaklıkların da üretim sürekliliğini ciddi ölçüde etkileyebildiğini ortaya koymaktadır. Bir fabrikanın yapısal olarak ayakta kalması; elektrik ve doğal gaz sağlanamadığında, ulaşım bağlantıları kesildiğinde, çalışanlar bölgeye erişemediğinde veya hammaddeler tesise ulaştırılamadığında üretimin devam edeceği anlamına gelmemektedir. Dolayısıyla günümüzde temel amaç, yalnızca deprem sonrasında etkili müdahalede bulunmak değil; afet öncesinde riskleri azaltarak üretim sistemlerinin sürekliliğini ve işletmelerin toparlanma kapasitesini güvence altına almaktır.
Bu bakış açısıyla organize sanayi bölgelerindeki deprem risklerinin yalnızca yapı güvenliği üzerinden değerlendirilmesi yeterli değildir. Risk analizlerinin; sektörel yapı, mekânsal özellikler, ulaşım sistemi, teknik altyapı, yapı stoku, çalışan güvenliği, tedarik zinciri ve kurumsal hazırlık kapasitesi gibi birbirini tamamlayan bileşenler çerçevesinde gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Böyle bir yaklaşım, afet yönetiminin yalnızca mühendislik disiplini kapsamında değil; şehir ve bölge planlama, lojistik, çevre yönetimi, ekonomi ve yönetişim mekanizmalarıyla birlikte ele alınmasını zorunlu kılmaktadır.
İzmir Atatürk Organize Sanayi Bölgesi, Ege Bölgesi’nin en önemli üretim merkezlerinden biridir. Ancak bölgenin Gediz Deltası üzerinde yer alması, zamanla kentsel yerleşik alanla bütünleşmesi ve çevresinde konut alanları, tarım alanları, sulak alanlar ile kıyı ekosistemlerinin bulunması, deprem riskinin yalnızca fabrika parselleriyle sınırlı kalmayacağını ortaya koymaktadır. Olası bir deprem sonrasında gelişebilecek yangın, patlama ve kimyasal sızıntı gibi ikincil tehlikeler, hem çevredeki yerleşimleri hem de doğal alanları etkileyebilecek niteliktedir. Bu nedenle İAOSB’de sektörel dağılımın, tehlikeli madde kullanan işletmelerin konumlarının ve tesisler arasındaki güvenlik ilişkilerinin afet yönetimi açısından değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bu çok katmanlı risk yapısı içerisinde ulaşım sistemi de dirençliliğin temel bileşenlerinden birini oluşturmaktadır. İAOSB’nin İZBAN, Çiğli Tramvayı, karayolu bağlantıları ve kent içi ulaşım ağıyla kurduğu ilişki, günlük iş gücü hareketliliği bakımından önemli avantajlar sağlamaktadır. Buna karşılık bölgeye erişimin önemli ölçüde köprü ve viyadükler üzerinden gerçekleşmesi, deprem sonrasında ulaşım sürekliliğinin ayrıca ele alınmasını zorunlu kılmaktadır. Acil müdahale ekiplerinin bölgeye erişebilmesi, çalışanların güvenli biçimde tahliye edilebilmesi ve lojistik akışların sürdürülebilmesi için alternatif güzergâhların önceden belirlenmesi gerekmektedir. Yol kenarı parkı ile yükleme ve boşaltma faaliyetlerinin denetlenmesi de afet anında kritik yolların açık tutulması bakımından önem taşımaktadır.
Ulaşım kadar teknik altyapının sürekliliği de belirleyicidir. Elektrik, doğal gaz, içme ve kullanma suyu, kanalizasyon, yağmur suyu ve haberleşme sistemlerinde meydana gelebilecek kesintiler, üretimi durdurabileceği gibi yangınla mücadele ve acil müdahale kapasitesini de sınırlandırabilmektedir. Bu nedenle altyapı tesislerinin düzenli olarak denetlenmesi, kırılgan noktaların güçlendirilmesi, alternatif enerji ve iletişim sistemlerinin oluşturulması ve afet sonrasında kullanılacak ekipmanların bölge içerisinde önceden konumlandırılması gerekmektedir.
İAOSB’deki yapı stokunun farklı dönemlerde yürürlükte bulunan deprem yönetmeliklerine göre inşa edilmiş olması da ayrı bir öncelik alanı oluşturmaktadır. Bölgedeki 847 yapıya ilişkin veriler üzerinden gerçekleştirilen değerlendirmeler, ruhsat tarihi temelinde yapıların yüzde 68,3’ünün öncelikli inceleme grubunda ele alınması gerektiğine işaret etmektedir. Bu oran, söz konusu yapıların doğrudan riskli olduğu anlamına gelmemektedir. Aksine, hangi yapıların ayrıntılı deprem performans analizlerine öncelikle konu edilmesi gerektiğini belirleyen bir yol haritası sunmaktadır. Yapı yaşı, taşıyıcı sistem türü, kullanım biçimi ve üretim süreçleri birlikte değerlendirilmeden kesin bir risk sonucuna ulaşılması mümkün değildir.
Sanayi yapılarında güvenlik, yalnızca kolon ve kirişlerin dayanımıyla da sınırlı değildir. Ağır üretim ekipmanlarının, depolama raflarının, tankların, boru sistemlerinin ve acil durum güç kaynaklarının sabitlenmesi; tehlikeli hatlarda acil kapatma vanalarının bulunması ve kaçış güzergâhlarının sürekli açık tutulması gerekmektedir. Görece düşük maliyetlerle uygulanabilecek bu önlemler, hem can kayıplarının hem de üretim kesintilerinin azaltılmasına önemli katkılar sunmaktadır.
Bununla birlikte dirençlilik yalnızca fiziksel yatırımlarla sağlanamamaktadır. İAOSB’de işletmelerin büyük bölümünde yazılı acil durum ve tahliye planlarının bulunması, bu planların düzenli olarak güncellenmesi ve çalışanlara eğitim verilmesi önemli bir hazırlık düzeyine işaret etmektedir. Ancak tek tek firmaların hazırlıklı olması, bölge genelinde koordinasyonun kendiliğinden sağlanacağı anlamına gelmemektedir. Sektör bazlı tatbikatlar, ortak acil iletişim ağları, firmalar arası iş birliği protokolleri ve alternatif tedarik planları, kurumsal dirençliliğin temel araçlarıdır.
Özellikle tedarik zincirleri bakımından geliştirilmesi gereken alanlar bulunmaktadır. İşletmelerin bir bölümünün tedarik zincirlerini yalnızca kısmen dayanıklı olarak değerlendirmesi veya bu konuda yeterli bilgiye sahip olmaması, fiziksel hasar meydana gelmese dahi üretimin kesintiye uğrayabileceğini göstermektedir. Kritik malzemeler için alternatif tedarikçilerin belirlenmesi, stratejik stokların oluşturulması ve farklı lojistik senaryoların hazırlanması bu nedenle öncelik taşımaktadır.
Sonuç olarak İAOSB’nin deprem dirençliliği, yalnızca bölge içerisindeki işletmelerin güvenliği olarak değerlendirilemez. Burada üretimin kesintiye uğraması; çalışanlardan tedarikçilere, ihracat bağlantılarından kent ekonomisine kadar geniş bir etki alanı oluşturacaktır. Sanayiyi korumak; istihdamı, üretim ağlarını, çevresel değerleri ve İzmir’in ekonomik geleceğini korumaktır. Bu nedenle İAOSB’de afet yönetimi, deprem sonrasına odaklanan bir müdahale anlayışından çıkarılarak riskleri önceden tanımlayan, mekânsal öncelikleri belirleyen ve kurumlar arası koordinasyonu güçlendiren sürekli bir yönetim sürecine dönüştürülmelidir.
Bu değerlendirmelerin temelini oluşturan çalışmalar, İzmir Kalkınma Ajansı desteğiyle, İzmir Atatürk Organize Sanayi Bölgesi Müdürlüğü yararlanıcılığında ve Dokuz Eylül Üniversitesi Mimarlık Fakültesi tarafından yürütülen “İzmir Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’nin Deprem Açısından Afet Yönetimi ve Dirençlilik Kapasitesinin Geliştirilmesi Projesi” kapsamında gerçekleştirilmiştir. Prof. Dr. H. Evren Erdin, Prof. Dr. Hayat Zengin Çelik, Prof. Dr. Özgür Özçelik ve proje ekibinin ortak çalışmasıyla geliştirilen yaklaşım, İAOSB özelinde olduğu kadar Türkiye’deki diğer organize sanayi bölgeleri açısından da önemli bir dirençlilik çerçevesi sunmaktadır.
Kaynak: Sanayi Gazetesi ( Özel Makale )

