Dirençli Şehirler, Güçlü Gelecek: Türkiye’nin İklim Uyum Stratejisi

Türkiye, iklim değişikliğinin etkilerini artık geleceğe dair bir senaryo değil, bugünün somut gerçeği olarak ele alıyor. Son yıllarda artan kuraklık, ani sel baskınları, taşkınlar, orman yangınları ve sıcak hava dalgaları; planlama anlayışında köklü bir değişimi beraberinde getirdi. Bugün temel yaklaşım, “afet olduktan sonra müdahale” yerine “riskleri önceden belirleyen ve kırılganlığı azaltan bir dirençlilik modeli” üzerine kurulu.

Ömer Öztürk

İklim Değişikliğine Uyum ve Yerel Politikalar Dairesi Başkanı

Bu dönüşümün temel çerçevesini Türkiye 2024-2030 İklim Değişikliğine Uyum Stratejisi ve Eylem Planı oluşturuyor. Plan; su kaynakları yönetimi, tarım, gıda güvenliği, şehirleşme, halk sağlığı, biyolojik çeşitlilik ve afet yönetimini entegre bir bakış açısıyla ele alıyor. Ülkemizde konu ile ilgili Bakanlıklar açısından kuraklıkla mücadelede en önemli adımlardan biri, havza bazlı planlamanın güçlendirilmesi oldu. Su bütçesi hesaplamaları yapılıyor, su seviyeleri düzenli olarak izleniyor ve aşırı çekimin önüne geçmek için denetimler artırılıyor. Tarımda su verimliliğini artırmak modern sulama teknikleri destekleniyor, ürün deseninin iklim tahminlerine göre yeniden planlanması gündeme geliyor. Su kayıp-kaçak oranlarının düşürülmesi ve atık suyun yeniden kullanımı da ulusal ölçekte öncelikli başlıklar arasında yer alıyor.

Aşırı yağış ve taşkın risklerine karşı yürütülen çalışmaların temel dayanağını artık yalnızca mevcut gözlemler değil, ileriye dönük iklim projeksiyonları oluşturuyor. Türkiye’de farklı emisyon senaryolarına dayalı bölgesel iklim modellemeleri yapılarak sıcaklık artışı, yağış rejimindeki değişim ve ekstrem hava olaylarının sıklığına ilişkin uzun vadeli öngörüler ortaya konuyor.

Son dönemde özellikle yüksek çözünürlüklü modelleme kapasitesine odaklanılmış durumda. 3 kilometre çözünürlüğe kadar indirilen bölgesel iklim projeksiyonları sayesinde yerel topoğrafya düzeyinde analizlerin yapılmasına imkân tanıyacak bir bilimsel yöntem geliştiriliyor.

Bu gelişme, planlama açısından önemli bir eşik anlamına geliyor. Altyapı projeleri, taşkın koruma yapıları, kentsel drenaj sistemleri ve su yönetimi stratejileri artık daha hassas verilerle tasarlanabilecek. Ayrıca tarım, enerji ve şehircilik politikalarında mikro-ölçekli kırılganlık analizleri yapılabilecek. Böylece iklim projeksiyonları yalnızca genel bir eğilim göstergesi olmaktan çıkıp, doğrudan yatırım ve planlama kararlarına yön veren teknik bir araç haline gelecek. Türkiye’nin 3 kilometre çözünürlüklü iklim projeksiyonu çalışmaları, uyum politikalarının bilimsel temelde güçlendirilmesi açısından kritik bir adım olarak öne çıkıyor.

Ulusal ölçekte yürütülen projeksiyon çalışması, sadece akademik bir veri üretim süreci değil; aynı zamanda planlama araçlarının temelini oluşturan stratejik bir altyapı niteliği taşıyor. Sektörel kırılganlık analizleri bu projeksiyonlara dayandırılacak; su kaynakları yönetimi, tarımsal üretim planlaması, enerji arz güvenliği ve şehirleşme politikaları bu öngörüler ışığında şekillenecek.

Bu yaklaşımın yerel düzeydeki en önemli yansıması ise Yerel İklim Değişikliği Eylem Planları (YİDEP) sürecinde görülüyor. 7552 sayılı Kanun ile YİDEP’lerin 81 ilde hazırlanması zorunlu hale getirildi. Bu düzenleme, iklim değişikliğine uyumun ve azaltım politikasının artık isteğe bağlı bir çevre politikası değil, yasal bir yükümlülük ve planlama zorunluluğu haline geldiğini ortaya koyuyor.

Kanunla birlikte illerin, kendi iklim risk profillerini ortaya koyan bilimsel temelli analizler yapması gerekecek. Bu noktada yüksek çözünürlüklü iklim projeksiyonları belirleyici rol oynayacak. Her ilin; sıcaklık artışı, yağış rejimindeki değişim, taşkın ve kuraklık riski, orman yangını potansiyeli ve kıyı etkilenebilirliği gibi parametreler üzerinden kırılganlık değerlendirmesi yapması bekleniyor. YİDEP’ler hazırlanırken yalnızca mevcut afet kayıtları değil, gelecek iklim senaryoları yönlendirici olacak. Bu durum planlama anlayışında önemli bir dönüşümü beraberinde getirecek. Örneğin taşkın riski yüksek bölgelerde altyapı yatırımları ve yerleşim kararları projeksiyonlara göre gözden geçirilecek. Böylece şehirler geçmişte yaşanan afetlere göre değil, gelecekte yaşanması muhtemel risklere göre tasarlanacak.

YİDEP zorunluluğu aynı zamanda kurumsal koordinasyonu da güçlendirecek. İllerin; çevre, şehircilik, tarım, su yönetimi, sağlık ve afet yönetimi gibi birimlerini ortak bir risk değerlendirme çerçevesinde buluşturması gerekecek. Bu süreç, iklim projeksiyonlarının karar alma mekanizmalarının temel girdisi haline gelmesini sağlayacak.

Sonuç olarak 7552 sayılı Kanun ile getirilen YİDEP yükümlülüğü, Türkiye’de iklim değişikliğine uyum politikalarının yerel düzeyde kurumsallaşmasının önünü açıyor.

İklim diplomasisinde uzun yıllar boyunca emisyon azaltımı, yani sera gazı salımlarının düşürülmesi ana ekseni oluşturdu. Ancak artan sıcak hava dalgaları, yıkıcı seller, kuraklıklar ve orman yangınları, iklim değişikliğinin etkilerinin artık kaçınılmaz olduğunu net biçimde ortaya koydu. Bu nedenle son yıllarda “azaltım” kadar “uyum” da küresel müzakere gündeminde güçlü bir yer edinmeye başladı.

Bu dönüşümün kurumsal zemini, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi çatısı altında yürütülen müzakerelerde giderek daha belirgin hale geliyor. Özellikle Paris Anlaşması ile uyum ilk kez azaltımla eşit statüde küresel bir hedef olarak tanımlanmıştı. Anlaşmanın 7. maddesi, ülkelerin uyum kapasitesini artırmayı, kırılganlığı azaltmayı ve dirençliliği güçlendirmeyi ortak hedef olarak ortaya koyuyor. Bugün gelinen noktada ise tartışma, bu hedefin nasıl ölçüleceği, hangi göstergelerle izleneceği ve hangi finansman mekanizmalarıyla destekleneceği üzerinde yoğunlaşıyor.

COP28’de Küresel Uyum Hedefi (Global Goal on Adaptation – GGA) çerçevesinin somutlaştırılması yönünde önemli adımlar atılmıştı. COP31 sürecinde bu çerçevenin uygulama araçlarının netleştirilmesi ve özellikle finansman boyutunun güçlendirilmesi bekleniyor. Gelişmekte olan ülkeler, uyum için ayrılan finansmanın yetersiz olduğunu ve mevcut kaynakların büyük bölümünün azaltım projelerine yöneldiğini dile getiriyor.

Önemli bir gelişme olması açısından COP30 kapsamında kabul edilen “Belém Uyum Göstergeleri”, Küresel Uyum Hedefi’nin somutlaştırılması açısından kritik bir eşik oldu. Bu göstergeler; su kaynakları, gıda sistemleri, sağlık, ekosistemler, altyapı ve afet risk azaltma gibi temel alanlarda ilerlemenin ölçülmesine imkân tanıyacak bir çerçeve sunuyor. Böylece uyum ilk kez küresel ölçekte izlenebilir ve raporlanabilir bir yapıya kavuştu. Bununla birlikte 59 adet gösterge kabul edildi.

Ayrıca Belém Göstergeleri’nin kabulü, uyum ile kalkınma arasındaki bağın daha görünür hale gelmesini sağladı. Artık uyum politikaları yalnızca çevresel bir önlem değil; ekonomik istikrar, sosyal refah ve kamu sağlığı açısından da bir kalkınma meselesi olarak değerlendiriliyor. Bu durum, risklerinin ana akımlaştırılmasına da fayda sağlayacak bir konuma yükseldi.

Bir diğer önemli başlık ise ölçme ve izleme mekanizmaları. Uyum, doğası gereği azaltıma kıyasla daha zor ölçülebilen bir alan. Emisyon azaltımında ton cinsinden net bir gösterge varken, uyumda dirençlilik artışı, kırılganlık azalması veya kayıp ve zararın önlenmesi gibi çok boyutlu kriterler söz konusu. COP31’de ülkelerin ulusal uyum planları, göstergeler ve raporlama sistemleri arasındaki uyumun artırılması tartışılacak. Bu süreç, uyum politikalarının daha şeffaf, karşılaştırılabilir ve hesap verebilir hale gelmesi açısından kritik görülüyor.

Ayrıca uyumun kalkınma ile entegrasyonu da COP31 gündeminin önemli unsurlarından biri olacak. Su kaynakları, gıda arzı, halk sağlığı, altyapı dirençliliği gibi konular artık iklim değişikliğine uyumun ayrılmaz parçaları olarak değerlendiriliyor. Bu çerçevede uyum politikalarının sürdürülebilir kalkınma hedefleriyle bağlantısının güçlendirilmesi ve iklim risklerinin kalkınma planlarına entegre edilmesi bekleniyor.

Türkiye açısından COP31 süreci çok boyutlu bir önem taşıyor. Bir yandan ulusal düzeyde hazırlanan uyum stratejilerinin ve yüksek çözünürlüklü iklim projeksiyon çalışmalarının uluslararası platformda görünür kılınması söz konusu. Diğer yandan uyum finansmanına erişim, teknoloji transferi ve kapasite geliştirme alanlarında daha güçlü mekanizmaların oluşturulması Türkiye’nin öncelikleri arasında yer alıyor. Özellikle su yönetimi, tarım, şehirleşme ve afet risk azaltma gibi hususlarda yürütülen çalışmaların uluslararası iş birliğiyle desteklenmesi hedefleniyor.

Sonuç olarak COP31, uyum politikalarının iklim diplomasisindeki yerini daha da sağlamlaştıracağı bir eşik olabilir. Azaltım hedefleri küresel sıcaklık artışını sınırlamak için hayati önem taşırken, uyum politikaları da toplumların mevcut ve kaçınılmaz iklim etkilerine karşı ayakta kalabilmesini sağlıyor. Bu nedenle COP31’de uyumun yalnızca tamamlayıcı bir başlık değil, küresel iklim rejiminin merkezî unsurlarından biri olarak ele alınması bekleniyor.

Türkiye’de şehirlerin iklim değişikliğine uyumu için yürütülen çalışmalar, ulusal ve yerel ölçekte entegre bir yaklaşımla ilerlemektedir. Artan sıcak hava dalgaları, ani yağışlar ve sel riskleri şehirleri iklim değişikliğinin ön cephesi haline getirirken, yerel yönetimler yerel iklim eylem planlarını hazırlarken standart bir metodoloji izleyeceklerdir. 

Bu kapsamda, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, İklim Değişikliği Başkanlığı koordinasyonunda 2024 yılında yayımlanan İklim Değişikliğine Uyum Stratejisi ve Eylem Planı (2024-2030), Türkiye’nin bu alandaki temel yol haritasını oluşturur. Plan, “ekonomik, sosyal ve ekolojik açıdan daha dirençli, daha sürdürülebilir, daha yeşil bir Türkiye” vizyonuyla hazırlanmış olup, 11 sektör ve yatay kesen konular kapsamında 40 stratejik hedef ile 129 eylem içermektedir. Hazırlık sürecinde bölgesel iklim projeksiyonları kullanılarak ulusal ölçekte etkilenebilirlik ve risk analizleri yapılmış, ilgili paydaşların katılımıyla istişareler gerçekleştirilmiştir.

“Kent” sektörü, planın en öncelikli başlıklarından biridir ve şehirlerin dirençliliğini artırmaya odaklanır. Örneğin, sel ve taşkın riskli kentsel alanların tespit edilip dönüştürülmesi, tahliye koridorlarının oluşturulması, kapalı derelerin açılması ve dere yataklarının korunması gibi önlemler (KNT1); yeşil çatı ve cephelerin yaygınlaştırılması ile binaların aşırı hava koşullarına karşı güçlendirilmesi (KNT2); kentsel altyapının iyileştirilmesi, yağmur suyu ve atık su sistemlerinin ayrıştırılması, geçirgen yüzeylerin artırılması ile akıllı sensörlerin kullanılması (KNT3) doğrudan kullanıcıların belirttiği yeşil altyapı uygulamalarını, geçirgen yüzeylerin artırılmasını ve yağmur suyu hasadı sistemlerini karşılamaktadır. Ayrıca kent içi yeşil alanların, yeşil koridorların, parkların ve korulukların genişletilmesi, kahverengi alanların yeşil alana dönüştürülmesi, yağmur bahçeleri ile hendeklerinin oluşturulması (KNT9-KNT10) gibi doğa temelli çözümler, kentsel ısı adası etkisini azaltırken sel riskini de düşürmektedir. Kıyı şehirlerinde deniz seviyesi yükselmesi riskine karşı ise risk haritaları hazırlanması, kıyı yerleşimlerinin ve turizm altyapılarının güçlendirilmesi, ekolojik tampon bölgelerin korunması gibi tedbirler planın risk analizlerinde yer almaktadır.

Yerel düzeyde ise Yerel İklim Değişikliği Eylem Planları (YİDEP) büyük önem taşımaktadır. 81 ilimiz, 7552 Sayılı İklim Kanunu ile YİDEP’lerini hazırlayacaklardır. Ayrıca konunun iklim değişikliği boyutuna odaklanan ve bir örnek model teşkil etmesi amacıyla İklim Değişikliği Başkanlığımızca pilot illerde (Muğla, Konya, Samsun, Sakarya) Yerel İklim Değişikliğine Uyum Stratejileri ve Eylem Planları (YUSEP) hazırlanmış ve yol haritaları belirlenmiştir.

Tüm bu çalışmaların bilimsel temelini ise İklim Projeksiyonu Çalışmaları oluşturmaktadır. Bu veriler, Uyum Planı’ndaki etkilenebilirlik ve risk analizlerinde doğrudan kullanılacak; kentlerdeki ısı adası, sel riski ve kıyı erozyonu gibi tehlikelerin il bazında haritalanmasını sağlayacaktır. Ayrıca şehir planlamasında iklim projeksiyonlarının dikkate alınması, uzun vadeli dirençlilik açısından kritik bir adım olarak tanımlanmakta; risk haritaları, erken uyarı sistemleri ve altyapı yatırımları bu projeksiyonlara göre şekillendirilmektedir.

Sonuç olarak, Türkiye’de şehirlerin iklim değişikliğine uyumu hem ulusal strateji hem de yerel eylem planları üzerinden bütüncül bir şekilde yürütülmektedir. Yeşil altyapı, geçirgen yüzeyler, yağmur suyu hasadı, kent içi yeşil alan genişletme gibi uygulamalar Uyum Planı’nın Kent sektörü eylemleriyle desteklenirken, kıyı şehirlerindeki deniz seviyesi yükselmesi riski özel risk analizleriyle ele alınmaktadır. Bu çalışmalar, 12. Kalkınma Planı, Orta Vadeli Program ve 2053 Net Sıfır Emisyon hedefiyle uyumlu olup şehirleri, iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine karşı daha dirençli hale getirmekte ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerine katkı sağlanmaktadır.

Kaynak: Haber Merkezi

Yorum Yap

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

9 − five =