İstanbul’dan Anadolu’ya: Dengeli Kalkınma ve Kültür Başkenti Vizyonu

İstanbul… Yaklaşık 3000 yıllık tarihi ile en eski ve en önemli yerleşim yerlerinden biri, stratejik konumu ile Asya ve Avrupa arasında bir köprü… M.Ö. 7 yüzyıl civarında Byzantion (Bizans) adı ile kuruldu. Roma İmparatoru I. Konstantin, 330 yılında şehri yeniden inşa ederek Roma İmparatorluğu’nun başkenti yaptı ve şehir Konstantinopolis adını aldı.

Veli AYDIN

Bu dönemden itibaren İstanbul, Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’nun merkezi haline geldi ve yaklaşık bin yıl boyunca imparatorluğun siyasi ve dini merkezi olarak varlığını sürdürdü. 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından fethi ile şehir Osmanlı İmparatorluğu’nun yeni Başkenti oldu. Bu dönemden itibaren inşa edilen saraylar, camiler, külliyeler ve çarşılar ile bir yönetim ve kültür başkenti haline geldi. 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile milli mücadelemizin yönetim merkezi olan Ankara başkent ilan edildi. Ancak İstanbul birçok İmparatorluğa başkentlik yapmış olması nedeniyle kültürel ve ticari önemini korumaya devam etti.

Bu tarihsel süreçte İstanbul’un birde nüfus hareketliliğine bakalım. Roma İmparatorluğu döneminde 500.000 nüfusa kadar ulaştığı tahmin edilen İstanbul’un nüfusu 1453 yılındaki fethine kadar 100.000 altına düşmüştü. Fetih sonrası yeninden imar edilen ve canlanan şehir, 16. Yüzyılda yeniden 500.000 sınırına yaklaşırken 19. Yüzyıl sonlarında 1 Milyon nüfusa ulaştı. Yeni Cumhuriyet döneminde yabancı azınlıkların ayrılması ile 1920’lerin sonunda 700.000 nüfuslu İstanbul, 1950’lerden itibaren sanayileşmenin ve köyden kente göç hareketlerinin başlaması ile 1980 yılına gelindiğinde Nüfusu 4 milyonu aştı. Günümüzde ise bu rakam 16 milyonu (kayıtlı) bulmakta genel nüfus içinde ki oranı ise yüzde 19 civarında yer almaktadır.

            Dünya’nın en kalabalık şehirlerinden biri haline gelen İstanbul artık sürdürülebilirlik sınırını aşmıştır. Bu sınır aşımının parametrelerini trafik yoğunluğu, konut kira ve fiyat yüksekliği, eğitim, sağlık sosyal donatı ve yeşil alanlarda oluşan baskılarda görmekteyiz. Ayrıca uzmanlar tarafından dile getirilen deprem riski bu büyükşehir için en tehlikeli olgudur. Bu nedenle İstanbul’un yükünü azaltmak, nüfus ve üretimi Anadolu’ya dengeli biçimde dağıtmak ve İstanbul’u bir kültür başkenti olarak yeniden konumlandırmak, Türkiye’nin uzun vadeli kalkınma stratejisinin temel unsurlarından biri olmalıdır.

            Üretimin Anadolu’ya dağıtılması, bu stratejik planlamanın ilk adımıdır. Türkiye’nin farklı bölgeleri, farklı sektörlerde ihtisaslaşabilecek potansiyele sahiptir. İç Anadolu savunma ve makine sanayisinde, Karadeniz lojistik ve liman bağlantılarında, Ege yenilenebilir enerji ve tarım teknolojilerinde, Doğu hayvancılığa bağlı et ve süt endüstrisinde, Güneydoğu ise tarıma dayalı sanayi ve tekstilde güçlü bir üretim ağı oluşturabilir. Organize Sanayi Bölgeleri’nin planlı biçimde genişletilmesi, üniversite–sanayi iş birliklerinin güçlendirilmesi ve demiryolu ağırlıklı lojistik yatırımların artırılması bu sürecin temel araçlarıdır. Böylece üretim yalnızca coğrafi olarak değil, aynı zamanda sektörel olarak da dengeli biçimde dağıtılabilir.

            Sanayinin ve üretimin Anadolu’ya dengeli dağıtımından sonra atılacak diğer adımlar ise bazı Kamu Kurumlarının, Arge Merkezi, Teknopark- Teknokentlerin ve Milli güvenlik dışında kalan eğitim lojistik gibi askeri tesis ve birliklerin taşınması, Üniversite kontenjanlarının azaltılması, taşınması ve uzaktan çalışma modelinin yaygınlaştırılmasıdır. Bu adımlar neticesinde kentten işçi memur öğrenci azatlımı sağlanacak İstanbul’un yaşam kalitesi yükselirken refah seviyesi tüm ülkeye dengeli dağılacaktır.

            Uluslararası örnekler, bu tür dengeli modellerin mümkün olduğunu göstermektedir. Almanya’da ekonomik üretim yalnızca Berlin’de toplanmamış; Münih, Hamburg ve Frankfurt gibi şehirler farklı sektörlerde uzmanlaşmıştır. Bu model hem ekonomik dayanıklılığı artırmış hem de şehirlerarası gelişmişlik farkını azaltmıştır. Türkiye’de de benzer bir yaklaşım benimsenebilir. İstanbul finans ve kültür merkezi olurken; Anadolu şehirleri üretim ve sanayi üsleri haline gelebilir.

Tüm bu politikaların elbette kısa vade de hayata geçirilmesi beklenmez. 5 – 10 – 20 yıllık planlar hazırlanmalı ve uzun vadeli gerçekleşecek bu sürecin başarı ile tamamlanması için, Anadolu’ya gerekli teşviklerin artırılması, Karayolu ve Havayolunda yakaladığımız başarılı ivmenin Demiryoluna da yansıması, kamu proje ve yatırımlarının Anadolu’da gerçekleştirmesi gerekmektedir. Ayrıca İstanbul’un sağlık ve sosyal altyapısını geliştirecek projeler hayata geçirilmelidir.

Uzun vadeli bu strateji sonucunda, İstanbul üretim baskısından kurtarılarak kültür, sanat, finans ve turizm odaklı bir küresel metropol haline getirilebilir. Şehrin sahip olduğu tarihsel miras, bu vizyonun en güçlü dayanağıdır. Ayasofya, Topkapı Sarayı ve Kapalıçarşı gibi dünya çapında bilinen yapılar, İstanbul’u doğal bir kültür başkenti konumuna taşımaktadır.

İstanbul’un kültür başkenti olarak yeniden konumlandırılması, yalnızca tarihi eserlerin korunması anlamına gelmez. Aynı zamanda yaratıcı endüstrilerin desteklenmesi, uluslararası film ve sanat festivallerinin artırılması, tasarım ve dijital sanat merkezlerinin kurulması anlamına gelir. Finans sektörü ve teknoloji girişimleri de bu dönüşümün bir parçası olabilir. Üretim ağırlıklı sanayinin Anadolu’ya kaydırılmasıyla birlikte İstanbul; yüksek katma değerli hizmet sektörlerine, kültürel üretime ve küresel finans ağlarına odaklanabilir.

Sonuç olarak İstanbul’un nüfusunun azaltılması ve üretimin Anadolu’ya dağıtılması, bir şehir politikası değil; ulusal bir kalkınma stratejisidir. Bu strateji sayesinde Türkiye hem ekonomik risklerini azaltabilir hem de şehirlerarası refah farkını dengeleyebilir. İstanbul ise sanayi ve nüfus baskısından kurtularak kültür, sanat ve finans alanında dünyanın önde gelen şehirlerinden biri haline gelebilir. Dengeli kalkınma modeli, Türkiye’nin sürdürülebilir büyümesinin anahtarıdır. İstanbul’un yükünü azaltmak, aslında Türkiye’nin geleceğini güçlendirmektir.

Kaynak: Haber Merkezi