Reklam

Kocaeli-Belediyesi Sekapark Altın Kemer Yağlı Güreşleri

Prof. Dr. Ali Rıza Büyüsuslu

İnsanlık, eşzamanlı krizlerin iç içe geçtiği yeni bir tarihsel döneme girmektedir. Küçük topluluklardan modern devlete, uluslararası hukuktan küresel kurumlara uzanan siyasal gelişmenin temel sorusu bugün yeniden karşımızdadır: İnsanlık, rekabeti ve şiddet potansiyelini sınırlandıran ortak bir düzen kurabilecek midir?

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD öncülüğünde şekillenen uluslararası sistem; serbest ticaret, çok taraflı kurumlar, hukuk normları ve güvenlik dengeleri üzerine kurulmuştu. Bu düzen hiçbir zaman bütünüyle eşitlikçi veya adil değildi. Sömürgeci mirasları, ekonomik bağımlılıkları ve güç asimetrilerini içinde taşıyordu. Ancak yine de devletlerin davranışlarını sınırlayan ortak kurallar, kurumlar ve beklentiler üretme iddiasına sahipti.

Bugün çözülmekte olan yalnızca bu düzenin siyasal üstünlüğü değildir. Asıl sorun, ortak kuralların bağlayıcı referans olma gücünü kaybetmesidir. Dünyayı artık sadece “çok kutupluluk”, “jeopolitik rekabet” veya “kuralsızlık” kavramlarıyla açıklamak yeterli olmayacaktır. Çünkü mesele, kuralların zaman zaman ihlal edilmesinden daha derindir: Kuralların taraflar arasında ortak anlam ve meşruiyet zemini olmaktan çıkmasıdır. Bu durumu kural ötesilik kavramıyla ifade etmek mümkündür.

Kural ötesilik, hukukun veya normların tamamen yok olması anlamına gelmez. Aksine, kurallar varlığını sürdürür; fakat seçici biçimde uygulanır, araçsallaştırılır veya güç ilişkilerine göre yeniden yorumlanır. Böylece uluslararası sistem, öngörülebilir bir düzenden ziyade belirsizlikler, stratejik boşluklar ve kırılgan bağımlılıklar üzerinden işlemeye başlar. Avrupa Dış İlişkiler Konseyi Başkanı Mark Leonard’ın kullandığı “global un-order” kavramı da bu geçişi anlatmaktadır: Dünya, ortak normların istikrar sağlayamadığı, krizlerin birbirine bağlandığı ve belirsizliğin kalıcılaştığı bir ara döneme girmektedir.

Ancak kural ötesilik, yeni dünyanın yalnızca normatif boyutunu açıklamaktadır. Bu çözülmenin pratikte nasıl işlediğini anlamak için ikinci bir kavrama ihtiyaç vardır: Kaldıraç.

Devletler tarih boyunca enerji kaynaklarını, ticaret yollarını, borç ilişkilerini, teknolojiyi ve coğrafi konumlarını baskı aracı olarak kullandılar. Bugünkü fark, küresel entegrasyonun kendisinin kaldıraç üretmesidir. Ülkeleri birbirine bağlayan ağlar, yalnızca ortak refahın değil, karşılıklı kırılganlığın da altyapısına dönüşmüştür. Enerji hatları, limanlar, finans sistemleri, ticari anlaşmalar, gümrük vergileri, çip üretimi, kritik mineraller, gıda zincirleri, veri merkezleri ve yapay zekâ altyapıları artık ekonomik unsurlar olmanın ötesinde jeopolitik güç araçlarıdır.

Bu nedenle çağımız aynı zamanda bir kaldıraç çağıdır. Güç artık yalnızca askeri kapasite, ekonomik büyüklük veya diplomatik nüfuzla ölçülmez. Asıl belirleyici olan, bağımlılık noktalarını kontrol etme, stratejik darboğazları yönetme ve kırılganlıkları baskı aracına dönüştürme kapasitesidir.

Yeni dünyanın temel sorusu artık yalnızca “Kim daha güçlü?” değildir. Daha kritik soru şudur: Kim, hangi bağımlılığı, hangi anda, hangi kaldıraçla siyasal güce dönüştürebilmektedir? Bu yeni düzenin;

İlk görünümü, ekonomik ve jeopolitik istikrarsızlığın süreklilik kazanmasıdır. Bölgesel savaşlar artık yerel sınırlar içinde kalmamaktadır. Enerji fiyatları, gıda arzı, finansal güven, tedarik zincirleri ve stratejik maden akışları üzerinden küresel sonuçlar doğurmaktadır. Enerji krizi gıda krizini, gıda krizi göçü, göç kimlik siyasetini, kimlik siyaseti otoriterleşmeyi, otoriterleşme ise hukukun aşınmasını tetiklemektedir. Krizler birbirinden bağımsız değil, birbirini büyüten zincirleme süreçler hâline gelmiştir.

İkinci görünümü, deniz yollarının ve stratejik geçiş noktalarının silahlaşmasıdır. Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Tayvan Boğazı ve Malakka hattı yalnızca ticari güzergâhlar değildir; küresel ekonominin hassas sinir uçlarıdır. Hürmüz Boğazı bunun en açık örneklerinden biridir. İran, ekonomik büyüklüğü sınırlı olmasına rağmen, enerji akışının kritik bir geçiş noktasında bulunması sayesinde küresel piyasaları etkileyebilmektedir. Kaldıraç çağında küçük veya orta ölçekli aktörler dahi kritik darboğazları kontrol ettiklerinde küresel sonuçlar üretebilmektedirler.

Üçüncü görünümü, siyasal ekonominin militarizasyonudur. Devletler savunma harcamalarını artırırken eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve kamusal refaha ayrılan kaynaklar baskı altına girmektedir. Böylece refah devleti anlayışı yerini güvenlik devletine bırakmaktadır. Vatandaş, hak sahibi demokratik özne olmaktan uzaklaşarak kontrol edilecek, gözetlenecek ve gerektiğinde seferber edilecek bir nüfus unsuruna indirgenmektedir. Marx’ın işaret ettiği sermaye birikimi mantığı, savaş ekonomisinde yeni bir biçim kazanmaktadır: Kriz, yalnızca yıkım üretmemekte; aynı zamanda silah sanayisi, güvenlik teknolojileri ve gözetim sistemleri için sürekli genişleyen bir pazar yaratmaktadır.

Dördüncü görünümü, savaşın gündelik hayatın altyapısına taşınmasıdır. Modern çatışmalar yalnızca cephelerde yürütülmemektedir. Siber saldırılar, enerji hatlarına sabotajlar, limanların kapanması, ödeme sistemlerinden dışlanma, veri akışlarının kesintiye uğraması ve çip ambargoları çağımızın savaş repertuvarının parçasıdır. Elektrik şebekeleri, internet omurgaları, su sistemleri ve lojistik ağlar ulusal güvenliğin en kırılgan alanları hâline gelmiştir. Savaş artık her zaman ilan edilmez; kimi zaman bir tedarik zincirinin sessizce kesilmesi biçiminde işler.

Beşinci görünümü, kritik mineraller ve teknolojik bağımlılıklar etrafında şekillenen yeni sanayi jeopolitiğidir. Nadir toprak elementleri, bataryalar, yarı iletkenler, yapay zekâ işlemcileri ve enerji depolama sistemleri sıradan ekonomik ürünler değildir. Bunlar, yeni yüzyılın stratejik altyapılarıdır. Çin’in kritik minerallerin işlenmesindeki güçlü konumu, üretimin yalnızca miktarının değil, vazgeçilmez halkalarının kontrol edilmesinin önemini göstermektedir. Geçmiş yüzyılda petrol nasıl jeopolitik gücün merkezindeyse, bugün çipler, veri merkezleri ve kritik mineraller benzer bir rol üstlenmektedir.

Altıncı görünümü, iklim krizinin yeni bağımlılıklar yaratmasıdır. Kuraklık, aşırı hava olayları, su stresi, gıda güvensizliği ve kitlesel göçler artık geleceğin olasılıkları değil, bugünün gerçekliğidir. Ancak yeşil dönüşüm de tek başına çözüm değildir. Yenilenebilir enerji sistemleri, bataryalar ve elektrikli araçlar büyük ölçüde kritik minerallere bağlıdır. Demokratik ve kamusal bir çerçeve kurulmadığında yeşil dönüşüm, yeni eşitsizliklerin ve kaynak çatışmalarının alanına dönüşebilir.

Yedinci görünümü, yapay zekâ ve tekno-oligark iktidarıdır. Sorun teknolojinin kendisi değil; verinin, hesaplama gücünün ve algoritmik kapasitenin kimlerin elinde toplandığıdır. Egemenlik artık yalnızca parlamentolarda veya askeri karargâhlarda kurulmamaktadır. Veri merkezlerinde, bulut sistemlerinde ve algoritmik modellerde de üretilmektedir. Yapay zekâ; ekonomik avantajın yanında siyasal denetim, kültürel yönlendirme ve askeri üstünlük sağlayan stratejik bir kaldıraçtır. Bu nedenle yapay zekâ tartışması yalnızca inovasyon tartışması değildir; aynı zamanda demokrasi, emek, etik ve insan özgürlüğü tartışmasıdır.

Son görünüm,  ekonomik güvencesizlik, toplumsal yalnızlaşma ve temsil krizi; kimlik ve din eksenli kutuplaşmayı beslemektedir. Arendt’in gösterdiği gibi ortak dünyanın, ortak yaşamın çözüldüğü dönemlerde yalnızlaşmış kitleler din ve kimlik eksenli sömürü siyasetine ve beraberinde gelen otoriterliğe daha açık hâle gelmektedir. Hakikatin parçalandığı, adaletin olmadığı, kurumlara güvenin azaldığı ve yurttaşlık bilincinin zayıfladığı toplumlarda siyaset, ortak sorunları çözme sanatı olmaktan çıkar; korkuların ve öfkelerin seferber edildiği bir mücadele alanına dönüşür.

Bütün bu krizlerin birleşik sonucu açıktır: Kapitalist dünya sistemi var olmaya devam etse de barış, eşitlik, meşruiyet ve gelecek duygusu üretme kapasitesini kaybetmektedir. Asıl tehlike ani bir çöküş değil, kalıcı istikrarsızlığın normalleşmesidir.

Bu bağlamda, insanlığın önünde iki yol bulunmaktadır:

İlki; sürekli olağanüstü hâl, sert sınırlar, güvenlikçi politikalar, gözetim kapitalizmi, demokrasinin ve millet iradesinin devre dışı bırakıldığı militarize ekonomi ve yoksulluk üzerine kurulu otoriter düzendir.

İkincisi ise; piyasanın toplumsal denetime alındığı yani kamusal faydanın geniş halk kitleleri lehine işlediği; enerji, veri ve kritik altyapıların kamusal-hukuki çerçevede düzenlendiği; sosyal devletin-sosyal gelişimin ekolojik-yeşil dönüşümle birleştirildiği, refah toplumu ve adil bölüşümün ön planda olduğu demokratik ve dayanışmacı bir yeniden kuruluştur.

Bu yeniden kuruluş, eski düzenin basitçe onarılması olamaz. Kant’ın kozmopolit hukuk idealini, Polanyi’nin piyasayı topluma yeniden gömme çağrısını ve Arendt’in ortak dünyayı yeniden kurma fikrini birlikte düşünmek gerekir. Aksi hâlde kural ötesiliğin yarattığı boşluk, otoriter rejimler, militarize güçler ve tekno-oligarklar tarafından doldurulacaktır. Önümüzdeki tarihsel eşik giderek daha belirgin hâle gelmektedir: Ya karşılıklı bağımlılıkların sistematik biçimde silahlaştırıldığı, teknolojik kapasitenin toplumsal özgürleşmenin değil denetimin hizmetine sunulduğu yeni bir global barbarlık düzeni; ya da hukuk, demokrasi, toplumsal dayanışma ve gezegensel sorumluluk temelinde yeniden kurulan ortak bir yaşam dünyası.

Bu nedenle geleceği belirleyecek olan yalnızca ülkelerin stratejik kapasitesi veya ekonomik üstünlüğü değildir. Asıl belirleyici güç; toplumların ortak iyiyi savunma iradesi, demokratik kurumları yeniden inşa etme kapasitesi, dayanışmayı örgütlü bir toplumsal güce dönüştürme becerisi ve insanlığın parçalanmış ortak dünyasını yeniden kurma cesaretidir. Tarihin yönünü, yalnızca kimlerin daha fazla kaldıraç biriktirdiği değil, bu kaldıraçların karşısında hangi siyasal tahayyüllerin, hangi etik ilkelerin ve hangi kolektif mücadele biçimlerinin kurulabildiği belirleyecektir.

Kaynak: Haber Merkezi

Yorum Yap

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir