Prof. Dr. Ali Rıza Büyükuslu
Bu makale, raporun temel bulgularını analiz etmekte; meseleyi jeopolitik bir çerçeveye oturtmakta ve suyun, petrolle karşılaştırılabilir bir stratejik kaynak hâline geldiğini, ancak ondan çok daha varoluşsal bir öneme sahip olduğunu savunmaktadır. Sonuç olarak, insanlığın derinleşen yoksulluk, eşitsizlik, açlık gibi insani krizleri, iklim felaketlerini, kuraklık, gıda sistemlerinin çöküşü ve su kaynaklı çatışmaları önleyebilmesi için, ileri, akıllı ve yapay zekâ destekli yönetişim modellerine, zihinsel değişime dayalı köklü bir dönüşümü gerçekleştirmesinin zorunlu olduğunu ileri sürmektedir.
Su stresinden su iflasına: Paradigmatik bir kırılma
On yıllar boyunca küresel su tartışmaları “stres”, “kıtlık” ve “risk” kavramları etrafında şekillenmiştir. Bu kavramlar, örtük biçimde geri döndürülebilirlik varsayımını taşımaktaydı. UNU-INWEH raporu ise bu yaklaşımı kesin biçimde terk ederek, sistemik bir aşırı çekim durumunu teşhis etmektedir: su sistemleri, kendilerini yenileyebileceklerinden çok daha hızlı tüketilmektedir. Nehirler kurutulmakta, yeraltı suları madencilik mantığıyla çekilmekte, ekolojik tamponlar kısa vadeli ekonomik büyüme uğruna yok edilmektedir. Hidrolojik iflas, daha derin bir yapısal başarısızlığı yansıtır: insanlık suyu sonlu bir doğal miras olarak değil, tükenebilir bir sermaye gibi kullanmıştır. Finansal iflasta olduğu gibi, ekolojik sınırlar aşılana kadar sürdürülebilirlik yanılsaması devam etmiştir maalesef sessizce, eşitsiz biçimde ve geri döndürülemez şekilde.
İklim krizi sonrası hidrolojik durum
Raporun ortaya koyduğu en sarsıcı gerçeklerden biri, birçok havzanın artık kriz sonrası bir duruma girmiş olmasıdır. Altyapının, tarımın ve hukuki çerçevelerin üzerine kurulu olduğu tarihsel hidrolojik normlar, mevcut iklim koşulları altında artık ulaşılabilir değildir. Bu durum, epistemolojik bir kırılmaya işaret eder. Yirminci yüzyılın görece istikrarlı hidrolojisine dayanan planlama sistemleri, uç değerlerin ortalamaların yerini aldığı bir dünyada hızla geçerliliğini yitirmektedir. Kuraklıklar şiddetlenmekte, seller peyzajları istikrarsızlaştırmakta ve mevsimsel öngörülebilirlik ortadan kalkmaktadır. Modernitenin ve post-modernitenin doğa üzerindeki hâkimiyet vaadi yerini daha yalın bir gerçeğe bırakmaktadır: artık insan faaliyetlerinin tarımın, gıdaya erişebilmenin, ekonominin sınırlarını suyun yani su sistemlerinin belirleyeceği bir döneme girilmiştir.
İnsanlık için riskler: Toplumsal, ekolojik ve etik sonuçlar
Su iflası, en sert biçimde insan hayatında karşılık bulmaktadır. Küçük çiftçiler, kentsel yoksullar ve marjinalleştirilmiş topluluklar orantısız biçimde etkilenmektedir. Yeraltı su seviyeleri düştükçe ve yüzey suları kirlendikçe, suya erişim giderek ihtiyaçtan ziyade güç ilişkilerini yansıtmaktadır. Ekolojik açıdan bakıldığında, bozulan su sistemleri zincirleme çöküşleri tetiklemektedir. Bu durum, toprak verimliliğinin kaybına, biyolojik çeşitliliğin azalmasına ve su mevcudiyetini daha da düşüren kuraklık gibi iklim krizi döngülerine neden olur. Yani, kriz sektörel değil, bütünüyle sistemik ve çok boyutludur. Su çöküşü aynı anda gıda üretimini, halk sağlığını ve toplumsal bütünlüğü sarsmaktadır.
Jeopolitik bir kaynak olarak su: Ortak varlıktan stratejik güce
Yirmi birinci yüzyılda su, giderek petrolün tarihsel olarak oynadığı jeopolitik role benzer bir konuma yükselmektedir. İklim değişikliği, küresel ısınma uzun süreli kuraklıklar tatlı suyu bölgesel güç dengelerini şekillendiren stratejik bir kaynağa dönüştürmektedir. Nil Nehri, Dicle–Fırat Havzası ve Güney Asya’daki büyük nehir sistemleri gibi sınır aşan sular üzerindeki kontrol; tarımsal üretimi, enerji arzını ve siyasi nüfuzu doğrudan etkilemektedir. Ancak su, petrolden farklı olarak ikame edilemez. Su kıtlığı derhal insani sonuçlar doğurur: ürün kayıpları, gıda fiyat şokları, zorunlu göç ve halk sağlığı krizleri. Su mevcudiyeti azaldıkça, yukarı havza–aşağı havza asimetrileri derinleşmekte; barajlar, yönlendirme projeleri ve çekim kararları jeopolitik anlam kazanmaktadır. Bu yeni düzlemde su artık yalnızca bir kalkınma meselesi değil, bir güç ve güvenlik meselesidir.
İklim, gıda ve çatışma: Su–Savaş Bağlantısı
İklim kaynaklı hidrolojik dalgalanma, kronik yeraltı suyu tükenmesi ve küresel gıda güvensizliği birleşerek su kıtlığını güçlü bir çatışma çarpanına dönüştürmektedir. Uzayan kuraklıklar tarımsal geçim kaynaklarını yok etmekte, kırsal ekonomileri zayıflatmakta ve kırılgan kentlere ve sınır bölgelerine göçü hızlandırmaktadır. Zaten istikrarsız olan bölgelerde bu baskılar toplumsal huzursuzluğu ve siyasal şiddeti tetiklemektedir. Raporun örtük uyarısı açıktır: iş birliğine dayalı ve uyarlanabilir bir yönetişim olmadan, hidrolojik iflas suyu ortak bir yaşam desteği olmaktan çıkarıp sıfır toplamlı bir stratejik varlığa dönüştürebilir. Aşırı durumlarda bu rekabet diplomatik kopuşlara, ekonomik baskılara ve hatta silahlı çatışmalara yol açabilir. Bu nedenle suyun yönetimi artık yalnızca çevresel bir sorun değil; barışın, gıda güvenliğinin ve küresel istikrarın temel şartıdır.
Yönetişimi yeniden düşünmek: Kontrolden uyarlanabilir zekâya
Geleneksel su yönetişimi yapıları bu yeni gerçekliğe cevap vermekte yetersiz kalmaktadır. Parçalı kurumlar, katı tahsis rejimleri ve reaktif kriz yönetimi, doğrusal olmayan değişimlerle baş edememektedir. Gerekli olan, öğrenebilen, öngörebilen ve gerçek zamanlı uyum sağlayabilen akıllı yönetişim modellerine geçiştir. Bu bağlamda, Yapay Zekâ Destekli Çözüm Yolları önem arz etmektedir. Yapay zekâ, su yönetimini geçmişe bakarak değil geleceği öngörerek yeniden inşa etme fırsatı sunmaktadır:
- Uydu verileri, sensör ağları ve iklim modellerini birleştiren hidrolojik sinir sistemi
- Nehir havzaları ve akiferlerin dijital ikizleri ile politika senaryolarının önceden test edilmesi
- Ekolojik eşikler ve adalet ilkelerini içeren akıllı tahsis sistemleri
- Ortak veri zeminine dayalı sınır aşan iş birliği platformları
- Deniz suyundan inovatif çözümler üreten akıllı teknolojilere geçilmesi
Sonuç: Hidrolojik iflastan akıllı yenilenmeye
Küresel su iflası yalnızca çevresel bir teşhis değildir; uygarlık ölçeğinde bir hesaplaşmadır. İnsanlık yalnızca su sistemlerini değil, onları yöneten düşünsel çerçeveleri de tüketmiştir. Kriz aynı anda hidrolojik, etik, jeopolitik ve epistemolojiktir. Ancak iflas, aynı zamanda yenilenme anı olabilir. İleri algılama teknolojileri, yapay zekâ destekli yönetişim, etik tasarım ve uluslararası iş birliği bir araya getirildiğinde, insanlık sömürücü su kullanımından yenileyici hidrolojik yöneticiliğe geçebilir. Su, yirmi birinci yüzyılı belirleyecektir. Onu çatışmanın mı yoksa iş birliğinin mi temeli yapacağımız, insan uygarlığının geleceğini tayin edecektir.
Kaynak: Sanayi Gazetesi