Küreselleşmeden Teknolojik Tahakküme: Devlet–Teknoloji Sermayesi Sembiyozu ve Çöken Neoliberal Mit

Neoliberalizmin enkazı üzerinde yükselen teknoloji sermayesi ile yeniden yapılandırılan devletin kurduğu yeni siyasal–ekonomik düzen, giderek “Teknolojik Leviathan” olarak adlandırılabilecek hibrit bir rejime dönüşmektedir.

Prof. Dr. Ali Rıza Büyükuslu

Devlet, teknoloji sermayesi ve güvenlik aygıtından oluşan bu yeni hegemonik blok, yalnızca neoliberal dönemin kapanışını değil; yapay zekâ ve dijital altyapıların bizzat siyasal egemenliğin zemini haline geldiği bir çağın başlangıcını ilan etmektedir. Kasım ayında yayımlanan CFR Task Force raporu U.S. Economic Security: Winning the Race for Tomorrow’s Technologies ile onu izleyen Ulusal Güvenlik Stratejisi 2025 (UGS 2025), bu dönüşümün resmî manifestosu niteliğindedir. Her iki metin, ABD dış politikasında basit bir güncelleme değil; küresel kapitalizmin evriminde tarihsel bir kırılmanın belgesidir. CFR raporu yapay zekâ, kuantum ve biyoteknolojiyi “jeostratejik rekabetin temel sahası” olarak kodlarken, UGS 2025 teknolojik üstünlüğü ABD hegemonyasının yeniden üretiminin koşulu haline getirmektedir. Burada söz konusu olan, klasik anlamda bir sanayi politikası değil; devlet, sermaye ve teknolojinin yeni bir yönetim rasyonalitesi altında bütünleşmesidir.

Neoliberal dönemin kapanışı: Devletin geri dönüşü – Ama kimin devleti?

1980 sonrası neoliberal paradigmanın temel ilkeleri; sermayenin engelsiz dolaşımı, emek piyasalarının esnekleştirilmesi, üretimin ucuz emek bölgelerine taşınması ve küresel kurumların (IMF, Dünya Bankası, WTO) bu düzeni güvenceye almasıydı. Devlet, bu evrende “piyasa başarısını” destekleyen minimal bir aktör olarak konumlanmıştı. “Küreselleşme” ise tekil bir dünya pazarına doğru ilerleyen belirli bir tarihsel rasyonalite olarak sunuluyordu.

UGS 2025 ve CFR raporu bu evrenin kapandığını ilan etmektedir:

  • “Entegrasyon” yerine ekonomik güvenlik,
  • Serbest ticaret yerine teknolojik egemenlik, enerji, nadir elementler ve tedarik zinciri güvenliği,
  • Küresel iş bölümü yerine ulusal kapasite inşası ve yeniden millileştirme söylemi.

Üretimin Asya’ya kaydırılmasını uzun süre meşrulaştıran ucuz işgücü ve tedarik zinciri rasyonalitesi terk edilirken, kritik sektörlerin yeniden ulusal sınırlar içine alınması açıkça talep edilmekte; fakat bu dönüşüm emek açısından bir iyileşme değil, hakların güvenlikçi bir çerçevede daha da bastırılması anlamına gelmektedir. Devlet geri dönmektedir ancak sosyal devlet olarak değil; teknoloji–güvenlik devletine evrilmiş bir formda.

Sermaye bloklarının döngüsü: Finans kapitalden tekno-sermayeye

Kapitalist devlet hiçbir tarihsel evrede tarafsız bir hakem olmadı; her dönemde belirli bir sermaye fraksiyonu hegemonyayı ele geçirerek kendi birikim mantığını “ulusal hatta uluslararası çıkar”a dönüştürdü.

  • 19. yüzyıl sonu: Demiryolu sermayesi ulusal pazarları ve imparatorluk projelerini mümkün kıldı.
  • 20. yüzyıl Fordist dönem: Otomotiv, enerji ve savunma kompleksleri hem refah devletinin hem ABD hegemonyasının kolonlarını oluşturdu.
  • 1980 sonrası neoliberalizm: Finans kapital, deregulasyon ve özelleştirmelerle devlet stratejisinin merkezine yerleşti.

Bugün ise yeni bir momentteyiz: Endüstri 4.0–5.0 dönüşümleriyle devletin stratejik dokusu çip üretimi, GPU tedarik zincirleri, veri merkezleri, yapay zekâ laboratuvarları ve dijital altyapılar etrafında yeniden örülmektedir. Bu yalnızca teknolojik bir uyum değil; hegemonik sınıf bileşiminin finans kapitalden teknoloji sermayesine kaymasıdır.

Teknoloji sermayesinin niteliksel farkı: Altyapısal ve Kültürel İstila

Finans kapital küresel ilişkileri belirleyiciydi; ancak teknoloji sermayesi niteliksel olarak daha derin bir hâkimiyet üretmektedir. 2025 verileri tabloyu netleştiriyor:

  • ABD büyümesinin %92’si teknoloji sektöründen geliyor.
  • Teknoloji dışarıda bırakıldığında büyüme %0.1’e düşüyor.
  • Borsa değer artışının %80’i teknoloji şirketlerinden kaynaklanıyor.
  • Yalnızca NVIDIA’nın veri merkezi segmenti, büyük finans kuruluşlarını geride bırakıyor.
  • Kültürel mecralar (Netflix vb.) küresel norm üretiminin yeni kanalı haline geliyor.

Bu hegemonik üstünlük üç niteliksel fark yaratıyor:

1. Altyapısal derinlik

İletişim, ticaret ve devlet operasyonları aynı dijital altyapı matrisinde toplanıyor. Teknoloji şirketleri yalnızca piyasa aktörü değil, toplumsal yaşamın altyapısal iskeleti haline geliyor.

2. Davranışsal nüfuz

Veri denetimi, profil çıkarma ve davranış mühendisliği, ekonomik sınırları aşarak politik ve kültürel yönelimleri şekillendiren yeni bir iktidar formu yaratıyor.

3. Devletle Sembiyoz

ABD ulusal güvenliği Silikon Vadisi’nin bulut altyapılarına dayanıyor; teknoloji şirketleri “ulusal çıkarın uzantısı” haline geliyor. Çin ise “ideolojik rakip” veya ‘global ekonomik aktör’ olduğu için değil, teknolojik alternatif bir uygarlık hattı kurduğu için tehdit kategorisine yerleştiriliyor. Jeopolitik artık askeri-coğrafi rekabetten çok, dijital hegemonya mücadelesi olarak yeniden yazılıyor.

Devletin “işletim sistemi”ne dönüşmesi: Neo-totalitarizm ufku

Ortaya çıkan yapı, devletin kendisini bir “işletim sistemi” olarak yeniden kurduğu bir modele işaret eder:

  • Girdiler: teknoloji–finans sermayesinin talepleri, YZ altyapılarının enerji, su ve donanım ihtiyaçları, yarı iletken ve bulut ekosistemleri.
  • İşletim Sistemi: devlet kurumlarının karar alma bant genişliği, teknoloji eko-sistemi–istihbarat üçgenindeki ağlar, ilişkiler, süreçler.
  • Çıktılar: sübvansiyonlar, tedarik zinciri yeniden kodlamaları, ihracat kontrolleri, dost-shoring stratejileri.

Bu mimari, ulusal düzeyde “neo-totalitarizm” ufku açmaktadır: Demokratik çoğulluk formel olarak korunurken veri-temelli yönetişim pratikleri sivil alanı daraltıyor. Algoritmik profil çıkarma ve risk skorlaması görünmez bir disiplin rejimi kuruyor ve nihayet neoliberal özgürlük söyleminin yerini “güvenlik” söylemi alıyor. ICE’ın dijital takip pratikleri, yüz tanıma ve otomatik sınıflandırma, buna dair en çarpıcı örnek olarak gösterilmekte ve modern bir “dijital Gestapo” altyapısı inşa edildiği yorumları yapılmaktadır.

ABD stratejisi ve Avrupa: Dijital Emperyalizm ve demokrasi krizi

UGS 2025 yalnızca ABD iç siyasetini değil, Avrupa’nın demokratik normlarını da tehdit eden bir jeopolitik çerçeve sunuyor. Strateji metinlerinde Avrupa zaman zaman “göç altında kimliğini kaybeden uygarlık” olarak betimlenmekte; bu söylem Avrupa’daki aşırı sağla ideolojik rezonans yaratarak transatlantik demokrasi hattını zayıflatmaktadır. Avrupa açısından üç kritik kriz ortaya çıkıyor:

1. Dijital Emperyalizm; ABD, küresel teknoloji firmalarının hakimiyetini pekiştirmek için AB’nin GDPR, DSA, DMA gibi normlarını “engel” olarak çerçeveliyor. Bu, Avrupa’nın dijital egemenliğini aşındırma riski taşıyor.

2. Hukuk devletinin aşınması; Özellikle, güvenlik ve göç yönetimi ekseninde: Gözetim teknolojilerinin yaygınlaşması, göçmen karşıtı radikal rejimlerinin normalleşmesi, dijital gözetimin sıradan yurttaşa doğru genişlemesi, hukuk devletinin sınırlarının daraltılması.

3. Transatlantik hukuk çatlağı; ABD “dijital serbest ticaret” isterken, AB veri egemenliğini koruma çabasında. UGS’nin örtük beklentisi, Avrupa’nın bu çekinceleri geri çekmesidir.

Yakın geleceğin jeopolitiği: Teknolojik bloklar ve çok kutuplu dijital düzen

OpenAI, Palantir, AWS, NVIDIA gibi şirketlerin kapasitesi artık ekonomik olmaktan çok stratejiktir: Bu altyapılar özel sektörün tek başına taşıyamayacağı büyüklükte olduğundan devletle simbiyotik ilişkiler kaçınılmazdır. CFR raporu YZ altyapılarını ulusal savunmanın doğal uzantısı olarak tanımlamaktadır. Diğer taraftan, Çin kendi teknolojik ekosistemini kurmakta; Japonya, Hindistan, Güney Kore ve Tayvan ABD–Çin ikiliğini kıran yeni aktörlere dönüşmektedir. Küresel Güney enerji ve veri altyapılarında özerkleşme arayışlarını güçlendirmektedir. Çok kutupluluk, artık yalnızca jeopolitik bir fenomen değil; dijital altyapıların mülkiyeti ve standart savaşları üzerinden şekillenen yeni bir küresel düzenin adıdır.

Yeni hegemonik blok: Teknoloji–Finans–Savunma Üçgeni

Bugünün hegemonik blok yapısı üç eksende bütünleşiyor:

  1. Teknoloji sermayesi: Dijital altyapının merkezi, veri akışının düğüm noktası.
  2. Finans Kapital: Likiditeyi yöneten, altyapı yatırımlarının küresel finansmanını sağlayan merkez.
  3. Savunma–istihbarat kompleksi: Teknolojiyi ulusal güvenlik dokusuna entegre eden zor aygıtı.

Bu blok hem dışarıda yüksek gerilimli bir teknoloji jeopolitiği kurmakta, hem içeride demokratik kurumları biçimsel olarak koruyup maddi içeriklerini boşaltan veri-temelli bir yönetişim modeline evrilmektedir.

Sonuç: Kimin güvenliği, kimin egemenliği?

CFR raporu ve UGS 2025 birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo açıktır:

  • Neoliberal küreselleşme söylemi çökmüş;
  • Yerine ekonomik güvenlik, milliyetçilik ve otoriterleşme eğilimlerini güçlendiren teknolojik devletçilik yerleşmiştir.
  • Bu dönüşüm yalnızca ABD’yi değil, Avrupa’nın demokrasi standartlarını, Küresel Güney’in arayışlarını ve uluslararası hukuku etkilemektedir.

Bu nedenle asıl soru teknik bir “sanayi stratejisi” değil, siyasal–felsefî bir sorudur: Teknolojik altyapıların mülkiyeti kimde olacak? Devlet, yurttaşlarını mı yoksa teknoloji sermayesinin altyapılarını mı koruyacak? “Güvenlik” adına daralan alan demokrasinin mi yoksa dijital-totalitarizmin mi habercisi? Teknolojik Leviathan’ın karakterini belirleyecek olan, bu sorulara verilecek yanıtlardır. Eleştirel düşünce ve güçlü siyasal denge mekanizmaları geliştirilmezse, teknolojik kapitalizm yalnızca bir ekonomik model değil; insanlığın özgürlük ufkunu daraltan yeni bir dijital rejime dönüşebilir.

Kaynak: Sanayi Gazetesi

Yorum Yap

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

20 + 4 =