Reklam

Kocaeli-Belediyesi Sekapark Altın Kemer Yağlı Güreşleri

Orta Sınıfı ‘Kurban’ Etmeyelim

Prof. Dr. Ali Rıza Büyükuslu

Bir ekonomik programda orta sınıfın tasfiyesi demek, sanayinin talep temelini çökertmek ve ekonomik-sosyal yıkıma yol açmak demektir. Kısacası, sonuçları itibarıyla bu, tam anlamıyla bir ekonomik intihardır.  Başka bir ifadeyle, bir toplumda orta sınıfın zayıflaması yalnızca belirli bir gelir grubunun refah kaybı değildir; bu süreç, ekonomik yapının talep temelini yani sanayinin ontolojik dayanağı olan satış ve tüketim mekanizmasını zayıflatarak ekonomi politikalarının toplum nezdindeki meşruiyetini aşındırır ve toplumsal hayatın ahlaki zemininde derin bir çözülme yaratır. OECD’nin orta sınıf üzerine kapsamlı çalışmalarının açık biçimde gösterdiği üzere, orta sınıf yalnızca “ortalama gelire sahip” bir toplumsal küme değildir; tüketimi sürdüren, eğitim-sağlık-konut harcamalarıyla beşerî sermayeyi yeniden üreten, vergi tabanını besleyen ve sosyal koruma sistemlerinin mali omurgasını taşıyan ana toplumsal sütundur. Güçlü bir orta sınıfa sahip toplumlarda suç oranları daha düşük, kurumsal güven ve yaşam standartları daha yüksek, siyasal istikrar ve kamusal yönetişim ise daha sağlamdır. Buna karşılık orta sınıf yok edildiğinde toplum yalnızca yoksullaşmaz; toplumsal merkez çöker.

Sorun yalnızca gelir eşitsizliğinin artması değil; satın alma gücünün sistematik olarak erimesidir. OECD verileri, orta gelirli hanelerin kazançlarının ya yavaşladığını ya da durduğunu, buna karşılık temel yaşam maliyetlerinin hızla arttığını gösteriyor. Gelirler fiyatlar karşısında eridikçe, toplumun büyük kesimi konut, giyim, eğitim, sağlık, kültür, tatil ve hatta sağlıklı gıda gibi temel ihtiyaçlarını bile ertelemek zorunda kalmaktadır.

Orta sınıfın durumu, bir ülkenin sanayileşmesi ve kalkınmasıyla doğrudan ilişkilidir. Çünkü sanayi ürünlerinin önemli bir bölümü, kitlesel satın alma gücüne bağımlıdır. Dayanıklı tüketim malları, konut bağlantılı ürünler, otomotiv, eğitim teknolojileri, sağlık ekipmanları ve sayısız kentli tüketim kalemi, geniş halk kesimlerinin düzenli gelir ve gelecek güvencesine sahip olduğu varsayımı üzerine inşa edilmiştir. Avrupa Komisyonu’nun ve OECD’nin güncel değerlendirmeleri, özel tüketimin büyümenin ana sürükleyicilerinden biri olduğunu açık biçimde teyit etmektedir. Hanehalkı reel gelirleri güçlendiğinde iç talep büyümeyi destekler; zayıfladığında ise üretim, yatırım ve istihdam zinciri baskı altına girer. Dolayısıyla toplumun yüzde 80’i, yüzde 90’ı satın alma gücünü kaybettiğinde bu, yalnızca “halkın sorunu” değildir; doğrudan doğruya sanayinin pazar sorunudur. İç talep çöküyorsa üretim kapasitesi âtıl kalır, stok çevrimi bozulur, yatırım iştahı düşer ve uzun dönemli sanayisizleşme eğilimleri güçlenir. Bu çöküşten ilk etkilenenler de çoğu zaman büyük sermaye değil, orta sınıfın ekonomik taşıyıcıları olan esnaf, küçük işletmeler, yerel tedarikçiler ve hizmet sunucularıdır.

OECD verilerine göre KOBİ’ler OECD alanında işletmelerin yüzde 99’unu oluşturmakta, istihdamın yaklaşık yüzde 60’ını ve katma değerin yüzde 50-60’ını üretmektedir. Başka bir deyişle, orta sınıfın satın alma gücü düştüğünde darbeyi ilk alan, AVM dışındaki dükkân, mahalle esnafı, küçük imalatçı, bağımsız servis sağlayıcı ve yerel girişimcidir. Büyük sermaye bir süre ihracat, finansal gelirler, piyasa yoğunlaşması ya da fiyatlama gücü sayesinde ayakta kalabilir; fakat küçük işletmeler için talep daralması doğrudan nakit akışı krizidir. Bu nedenle orta sınıfın erimesi, yalnızca “tüketici refahı kaybı” değil, yerel ekonomik dokunun parçalanmasıdır.

Aynı süreç, eskiden orta sınıf içinde tanımlanan beyaz yakalıları, memurları ve emeklileri de aşağı doğru iter. ILO’nun Küresel Ücret Raporu, son yıllarda reel ücretlerin ciddi baskı altında kaldığını; ücret eşitsizliğinin, kayıt dışılığın ve emek piyasasındaki kırılganlıkların birçok ülkede hâlâ yapısal sorun olmaya devam ettiğini göstermektedir. OECD de yüksek enflasyon dönemlerinde ücretlerin ve hane gelirlerinin fiyat artışlarını yakalayamaması nedeniyle satın alma gücünün aşındığını vurgulamaktadır. Bu durumda beyaz yakalıların statüsü korunuyor gibi görünse bile, fiilen konut alamayan, çocuklarını kaliteli eğitime yönlendiremeyen, sağlık giderlerini daha zor karşılayan, emeklilikte yaşam kalitelerinde ciddi düşüş yaşayan bir kitleye dönüşmektedirler. Bu bağlamda, orta sınıfı temsil eden birçok kesimin örneğin; öğretmenin, akademisyenin, uzmanların, profesyonellerin, güvenlik mensuplarının, sağlık personelinin toplumsal statülerini sembolik olarak korumalarına rağmen ekonomik anlamda sınıfsal güvenliklerinin çözüldüğü görülür; bu da aslında teorik olarak orta sınıfın “gizli proleterleşmesi” ve yoksullukta veya gelir adaletsizliğinde işçi ve köylü sınıfı ile eşitlenmesidir.

Orta sınıfın önemi yeni bir konu değildir, Ekonomi tarihinin ve klasik siyaset felsefesinin de merkezinde yer almıştır. Aristoteles, idealden uzak siyasal topluluklar için en istikrarlı düzenin geniş ve güçlü bir orta sınıfın dengelediği karma yönetim olduğunu savunur; çünkü ona göre zenginlerle yoksullar arasında ezici bir kutuplaşma olduğunda siyasal düzen bozulmaya daha yatkındır. Bu öngörü bugün de güncelliğini korumaktadır. Eğer toplum iki kutba, yani servet sahibi azınlık ile yoksullaşmış çoğunluk arasına sıkışıyorsa, siyasal alan uzlaşma kapasitesini kaybeder; kamusal akıl yerini öfkeye, karşılıklı güvensizliğe ve sıfır toplamlı çatışma anlayışına bırakır.

Karl Polanyi’nin büyük dönüşüm tezi de burada aydınlatıcıdır. Polanyi’ye göre ekonomi toplumdan koparılarak kendi başına işleyen bir piyasa mantığına indirgenirse, toplum buna er ya da geç tepki verir; çünkü emek, toprak ve yaşamın temel koşulları salt piyasa nesnesi haline geldikçe sosyal doku parçalanır. Polanyi, kendi kendini düzenleyen piyasa ekonomisinin sosyal olarak toplumu bölücü ve acımasız olduğunu ve uzun vadede sürdürülebilir olmadığını savunur. Bugün yaşanan durum yani kamusal kaynakların yukarıya doğru servet transferine dönüştüğü, sosyal devletin zayıflatıldığı, ücretlerin bastırıldığı, vergi yükünün dar gelirliler üzerinde olduğu ve eğitim-sağlık gibi temel hizmetlerin dahi vahşi piyasaya bırakılarak ticarileştirildiği ekonomilerde gördüğümüz şey esas itibariyle piyasa toplumunun dramıdır.

Çağdaş iktisat da aynı sonuca farklı kavramlarla ulaşmaktadır. OECD, gelir eşitsizliğinin uzun dönem büyümeyi aşağı çektiğini; özellikle alt ve alt-orta gelir gruplarının eğitim ve beceri yatırımlarının zayıflamasının büyüme potansiyelini törpülediğini göstermiştir. Joseph Stiglitz de eşitsizliğin liberal rejimlere olan güven kaybının ana kaynaklarından biri haline geldiğini, ekonomide sosyal reformlar olmaksızın demokratik yenilenmenin ve kamu yararına hizmet eden bir düzenin mümkün olmadığını savunmaktadır. Thomas Piketty çizgisi ise servet yoğunlaşmasının kendi haline bırakıldığında adil bölüşüm, demokratik ve etik değerlerle bağdaşmayacak düzeylere ulaşabileceğini vurgular. Yani mesele yalnızca adalet değil; sistemin sürdürülebilirliğidir. Milletin aleyhine işleyen ve toplumun genelinin refahını öncelemeyen hiçbir ekonomik modelin başarılı olma şansı yoktur.

OECD’nin güncel bulgularına göre ortalama OECD ülkesinde hanehalklarının en zengin yüzde 10’u toplam servetin yaklaşık yarısına sahiptir. OECD’nin orta sınıf raporu ayrıca alt yüzde 40’ın toplam servetten yalnızca çok küçük bir pay aldığını vurgular. Böyle bir yapı içinde siyasal temsil giderek parasallaşır; medyası, lobisi, güç ilişikleri, finansmanı, adaleti, hukuku, kaliteli eğitimi, sağlıklı yaşamı, eğlencesi-tatili ve lüks tüketimi bol güzel hayat sadece dar bir zengin sınıf veya klientalist elitler lehine eğilir. Sonuçta “piyasa başarısı” denen şey, çoğu zaman siyasal erişim avantajıyla birleşen kurumsal ayrıcalığa dönüşür. Bu da halkın gözünde demokrasiyi içerikten boşaltır. OECD’nin güven araştırmaları, enflasyon, yoksulluk ve sosyal eşitsizliğin insanların temel kaygıları arasında olduğunu ve kamusal güvenin kırılganlaştığını göstermektedir.

Burada en kritik nokta şudur: Yoksullaştırıcı, orta sınıfı tasfiye edici ve serveti yukarıya doğru yığan bir düzen, kısa vadede bazı zengin gruplara konfor sağlayabilir; fakat uzun vadede onların konfor alanını da yıkar. Çünkü kitlesel talep olmadan sanayi büyüyemez; eğitim çökerse nitelikli işgücü daralır, sağlık bozulursa verimlilik düşer; barınma krizi derinleşirse kent ekonomileri kırılganlaşır, adalet duygusu kaybolursa yatırım ortamı kurumsal belirsizlik altında çürür. OECD’nin demokrasi ve adalet çalışmalarında vurguladığı gibi, deneyimlenen adaletsizlikler demokrasinin inandırıcılığını ve hukukun üstünlüğünü aşındırır; ILO da sosyal adaletin barış, istikrar ve sürdürülebilir kalkınmanın kurucu unsuru olduğunu belirtmektedir. Demek ki bu düzen, yalnızca yoksulları değil, bizzat kendini de kemiren bir düzendir.

Sonuç olarak, orta sınıfın yok edilmesi bir refah kaybı olmanın ötesinde, bir uygarlık krizidir. Satın alma gücü düşen toplum sanayi için pazar olmaktan çıkar; küçük işletmeler için müşteri, gençler için gelecek, yaşlılar için güvence, demokrasi için meşruiyet zemini olmaktan uzaklaşır. Toplumun yüzde 90’ının yoksullaştığı, yüzde 10’unun lüks içinde yaşadığı bir düzen iktisaden verimsiz, siyasal olarak istikrarsız, ahlaken savunulamaz ve tarihsel olarak sürdürülemezdir. Bu nedenle mesele “eşitlikçi bir hassasiyet” meselesi değil, rasyonel bir kalkınma ve medeniyet meselesidir. Güçlü sanayi, güçlü iç pazar; güçlü iç pazar, güçlü orta sınıf; güçlü orta sınıf ise ancak adil emek gelirlerini, adil paylaşımı, adil vergilemeyi, kamusal eğitimi, erişilebilir sağlığı, barınma hakkını kısacası sosyal devleti koruyan bir siyasal ekonomi ile mümkündür. Aksi halde toplum, zengin azınlık için steril adacıklar ve geniş çoğunluk için yoksulluk coğrafyaları üreten bir çöküş rejimine sürüklenir. İktisat literatürün ortak hükmü budur: eşitsizlik belirli bir eşiği aştığında artık sadece ahlaki bir sorun değil, kalkınmanın, demokrasinin ve toplumsal barışın düşmanıdır. DAR GELİRLİYE, ORTA SINIFA KIYMAYIN EFENDİLER, POLİTİK EKONOMİ MİLLETİ YOKSULLAŞTIRMAK İÇİN DEĞİL, İYİ YAŞATMAK İÇİN VARDIR.

Kaynak: Haber  Merkezi