Simit Siyaseti

Türkiye’de son yıllarda asgari ücret ve emekli maaşları tartışmalarının merkezine yerleşen “simit hesabı”, yalnızca bir fiyat karşılaştırması değildir. Bu metafor yoksulluğun siyaseten kabul ettirilmesinin, beklentilerin aşağıya doğru yeniden tanımlanmasının ve refah fikrinin kamusal hayal gücünden sistematik biçimde silinmesinin simgesidir. Daha çarpıcı olan ise, bu indirgemeci yaklaşımın siyaset kurumları, siyaset yapıcıları hatta sivil toplum temsilcileri tarafından da içselleştirilmiş olmasıdır. Simit siyaseti, artık bir eleştiri değil; bir uzlaşma alanıdır.

Prof. Dr. Ali Rıza Büyükuslu

Bu makale, simit metaforu üzerinden Türkiye’de gelir adaletsizliğini, baskılanan ücret rejimini, siyasal tahayyül krizini ve siyasetin neden seçmene “daha fazla simit” yerine “pirzola” yedireceğiz diyemediğini, refah ve zenginlik vadetmediğini tartışmaktadır.

Simit nedir? Bir gıda maddesinden fazlası

Simit, Türkiye’de tarihsel olarak asgari geçimin, hatta yoksulluğun sınır gıdasıdır. Besleyici olmaktan çok doyurucudur; ucuzdur, erişilebilirdir ve aynı zamanda “idare etme” ve ‘şükür’ kültürünün simgesidir. Bugün simit üzerinden yapılan ücret karşılaştırmaları, teknik olarak enflasyonu anlatıyor gibi görünse de aslında daha derin bir kabule işaret eder: Yoksulluk artık tartışılan bir sorun değil, ölçülen bir normdur. Bu noktada mesele, eskiden kaç simit alındığı değil; neden artık başka neleri satın alıp alamadığımızın, nelerden vazgeçtiğimizin ve nelere ulaşmanın artık hayal olduğunun konuşulmadığıdır.

Yoksulluğun normalleştirilmesi: Sadece ekonomi değil sosyal adaletsizlik ve ahlaki gerilemedir. 

Karl Polanyi, ‘Büyük Dönüşüm’ eserinde piyasanın toplumu nasıl yeniden şekillendirdiğini anlatırken, yoksullaşmanın yalnızca maddi değil, ahlaki ve zihinsel bir süreç olduğunu vurgular. Türkiye’de yaşanan da tam olarak budur:

  • Ücretler baskılanırken,
  • Refah beklentisi düşürülürken,
  • Siyasal söylem de bu düşüşe uyarlanmıştır.

Simit siyaseti seçmenine refah değil dayanıklılık, zenginlik değil sabır vadeden bir siyaset için son derece işlevseldir. Çünkü simit, “hayatta kalmayı” temsil eder; “iyi yaşamı” değil.

Siyaset üretememe sorunsalı: Pirzola siyaseti ayıp mı?

Bazı siyasi partilerin simit siyasetini bu denli sürdürülebilir kılabilmesinin temel nedenlerinden biri, siyasal meşruiyetlerini büyük ölçüde ekonomi dışı referanslar üzerinden kurabilmiş olmalarıdır. Oy mobilizasyonlarını, refah artışı, gelir dağılımı veya istihdam gibi maddi göstergelerden ziyade; inanç, kimlik, ideoloji, tarihsel mağduriyet anlatıları, dış tehditler ve sürekli yeniden üretilen beka söylemleri üzerinden sağlamaktadırlar. Bu strateji, ekonomik başarısızlıkların siyasal maliyetini düşürmekte; aynı zamanda yoksulluğu, işsizliği, gelir adaletsizliğini, yüksek enflasyonu politik tercihlerin değil de dış faktörlerin neden olduğu “kaçınılmaz fedakârlıkların” sonucu olarak sunmaktadır. Medya ve sosyal medya aracılığıyla dolaşıma sokulan bu anlatı, vatandaşa aynı zamanda bir alışma, katlanma ve şükretme rejimini benimsetmektedir. Böylece, yoksulluk, siyasal bir başarısızlık olmaktan çıkıp, kolektif bir sınav ve sabır göstergesi hâline gelir.

Bu politika eğer oy getiriyorsa başarılı bir siyaset mühendisliği olarak da görülebilir. Ancak, bu noktada, mesele yalnızca geleneksel siyasetin kurduğu hegemonik dili aşamamak değil; onun çizdiği sınırların dışına çıkacak yeni bir siyasal tahayyül üretememektir. Buradaki genel temayül siyasetin topyekûn ekonomi dışı mobilizasyon tuzağına düşmesi, bazı partilerin sadece ekonomik yıkımı teşhir etmekle yetinmesi; fakat bu yıkımın ötesinde, başka bir yaşamın mümkün olduğunu anlatan ikna edici bir hikâyesi olmaması ve diğerlerinden kendi siyasetini farklılaştıramamasıdır.

Bu bağlamda, Refah toplumu, zenginlik, maddi güvence ve iyi yaşam, neredeyse ayıp ya da gerçekçi olmayan talepler gibi sunulmuş; siyaset kurumu ise, “daha iyi” olanı değil, “daha az kötü” olanı vadeder hâle gelmiştir. Bu durum, siyasi partiler ve siyaset kurumu temsilcileri açısından yalnızca stratejik bir eksiklik değil, tarihsel bir başarısızlıktır: Çünkü siyasetin vizyonu ve misyonu mevcut koşulları kabullenmek değil; onları aşacak bir ufuk açmak olmalıdır. Simit üzerinden konuşup, pirzolayı telaffuz edemeyen bir siyasi yapı, yoksulluk rejiminin fiilen yeniden üretiminden müteselsilen sorumludur. Asıl ironi ve kara mizah içeren nokta burada başlamaktadır. Bir siyasi yapı diğerini simit hesabı üzerinden eleştirirken bile aynı referans düzlemini kabul etmektedir. Eleştiri şudur: “Eskiden ücret/maaş düzeyleri ile daha çok simit alınabilirdi” Ama asla şu değildir: bugünün bilim-teknoloji-yapay zekâ ve toplum 5.0 çağında “neden hala simit ekonomisi tartışılıyor” İnsanlar neden pirzola yiyemiyor?” tartışılmıyor. Daha fazla simit yerine dar gelirlinin pirzola da yiyebileceği düzeni siyaseten vadetmek daha doğru olmaz mı?

Fakat genel anlamda kabul gören söz konusu simit siyaseti tesadüf değildir. Çünkü “pirzola siyaseti” demek;

  • Planlı üretim ekonomisinin, sosyal devletin, sosyal politikaların yeniden inşasını,
  • Sermaye-emek ilişkilerinin yeniden tanımlanmasını,
  • Vergi adaletini,
  • Her alanda fırsat eşitliğini,
  • Bilimsel eğitim sistemini,
  • Servet transferi yerine adil gelir dağılımına yani adil düzene geçilmesini,
  • Ve geniş kitleleri kapsayan kalkınma modelini, toplumsal refahı                                                           

açıkça kabul etmek demektir. Yoksulun, yoksul kalma hâlinin “makul” olduğuna ikna edilmesi yani “Simit sayısını artırma” siyaseti, aslında şunu söylemektedir: “Hayatınız zor, ama daha iyi bir hayat hayal etmeyin.” Sosyolog Pierre Bourdieu’nün ifadesiyle bu durum, sembolik şiddettir.

Toplumsal refahın hayal dışına itilmesi: Siyasi vicdansızlık

Modern siyaset, tarihsel olarak daha iyi bir gelecek vaadi üzerine kuruludur. Daha kaliteli yaşam, daha kısa çalışma saatleri, daha yüksek ücretler, daha fazla sosyal güvenlik gibi. John Maynard Keynes, 20. yüzyılın ortasında, teknolojik ilerlemenin, ekonomik gelişmenin, sosyal devletin insanlara sosyal refah getireceğini öngörmüştü. Bugün Türkiye’de siyaset, bu ufkun tam tersine yani daha azla yetinme, daha pahalıya alışma, erişilemeyeni kabullenme ve daha yoksul ama “şükreden” bir topluma doğru daraltılmıştır. Simit siyaseti, işte bu geleceksizliğin ideolojik çerçevesini, vizyonsuz ve vicdansız siyaseti göstermektedir. Esas itibariyle, bir türlü millete “söylenemeyenler” başka bir ifade ile “simit yerine pirzolaya atıf yapmak ve insanlara daha zengin bir yaşam sözü vermek”, popülizm değil; gerçek bir dar gelirli dostu siyasal programın özeti olabilir. Çünkü bu cümle şunu anlatır: Adil gelir dağılımını, eşitliği, dar gelirlilerin milli gelirden aldığı payın artırılmasını, başta dezavantajlı kesimler olmak üzere hiçbir vatandaşın dışarıda kalmayacağı şekilde yeniden bölüşümü ve nihayet yoksulluğun kader değil, politik tercihlerin bir neticesi olduğunun kabulünü. Ancak bu cümle aynı zamanda millet odaklı siyaset yapmayanlar için risklidir. Çünkü topluma şunu hatırlatır: Yoksulluk mecburi değildir, kader veya ilahi bir takdir hiç değildir. Ve belki de tam bu yüzden, sermaye dostu, ahbap-çavuş kapitalizmi destekçileri ve hukuksuz/kuralsız kayıt-dışı ekonomi taraftarı siyasetçiler tarafından söylenmesi tercih edilmemektedir.

Sonuç: Simit siyaseti başarısızlığın itirafıdır

Simit siyaseti, aslında genel anlamda siyaset kurumunun iflasının da göstergesidir. Bu, ekonomik bir analizden çok ahlaki bir çöküş hikâyesidir. Toplumun büyük çoğunluğuna yalnızca hayatta kalmayı layık gören bir siyasal zihniyetin eseridir. Başka bir ifadeyle; Simit siyaseti, masum bir fiyat karşılaştırması değildir; bir dönemin siyasal aklının, siyaset vizyonunun ve hayal gücünün daralmasının açık itirafıdır. Bu siyaset, topluma şunu söylemektedir: “Daha iyisi mümkün değil, daha fazlasını istemek gerçekçi değil, iyi yaşam size göre değil.” Böylece yoksulluğun yalnızca maddi bir durum değil; normalleştirilmiş, içselleştirilmiş ve meşrulaştırılmış bir kader hâline getirilmesidir. Simit, artık bir gıda değil; yurttaşa reva görülen hayatın ölçü birimidir.

Asıl trajik olan ise, bu ölçü biriminin siyaset kurumları arasında ortak bir dil hâline gelmiş olmasıdır. Bir taraf yoksulluğu sabır ve şükürle kutsarken, diğer taraf onu daha “katlanılabilir” kılmayı yeterli görmektedir. Oysa gerçek millet dostu siyaset, simidin kaç lira olduğuyla değil; insanların neden simit standartlarında yaşamak zorunda bırakıldığıyla ilgilenir. Pirzola bu yüzden bir metafordur: İyi beslenmenin, sağlıklı toplumun, güvenli gelirin, sosyal devletin, onurlu yaşamın ve refahın metaforudur. Kısacası, simit siyaseti bir şaka değil; bir başarısızlığın, vizyon yoksunluğunun ve vicdan yitirilmesinin belgesidir. Siyaset, hayatta kalmayı değil, refahı vadetmelidir. Milletini iyi yaşatmayı hedeflemeyen siyaset; simit hesabı yapmaya devam edecek, ama sofralar asla büyümeyecektir. Siyasetin görevi yoksulluğu yücelten söylemlerin taşıyıcısı olmak değil, milletin refahını ve zenginliğini artırmak olmalıdır.

Kaynak: Sanayi Gazetesi

Yorum Yap

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

13 + nineteen =