Türk Sanayisinin Yapısal Paradoksları: Sanayi var, Sanayileşme yok!

Türk sanayisinin bugün karşı karşıya olduğu yapısal kriz, yalnızca konjonktürel ekonomik dalgalanmaların ya da yanlış para politikalarının sonucu değildir. Bu kriz, yüzleşmek zorunda kaldığımız mevcut sanayi rejiminin açmazlarının; Osmanlıdan kalan geç sanayileşmenin mirasının, bedeli ödenmiş tarihsel birikimlerden ders almamanın, ideolojik yönelimlerin, devlet–piyasa ilişkilerindeki kırılmaların, üretimden ve millet menfaatlerinden yani kamusal faydayı öncelemekten kopan kalkınma anlayışlarının doğrudan sonucudur.

Prof. Dr. Ali Rıza Büyükuslu

Sanayi, bir ülkenin yalnızca ekonomik değil; toplumsal, siyasal ve hatta yaşamsal omurgasıdır. Türkiye’de sanayinin zayıflaması, aynı zamanda yan sanayinin, KOBİ’lerin, sanayi istihdamının, çalışanların, esnafın sıkıntıya girmesi özetle toplumun üreten kısmının, küçük yatırımcının, çiftçinin, emeğin, orta sınıfın çöküşü ve gelir dağılımının bozulmasıdır. Bu itibarla, kamu yararını önceleyen devlet siyaseti veya siyasetçisi yerine siyasal popülizmin zaman içinde kurumsallaşması cumhuriyetin kuruluş felsefesine uygun milli sanayinin inşasına dayalı kalkınma modelinden uzaklaşmayı ve ayrıca siyaset kurumundaki milli ekonomi şuurunun zihinsel çöküşünü beraberinde getirmiştir. Buna ilaveten, üretimi-fabrikayı-teknolojiyi-istihdamı dolayısıyla üretim ekonomisini bilmeyen uluslararası finans kuruluşlarının reçetelerini uygulayan maliyeci-finansçı bürokrasinin eliyle makro düzeyde stratejik devlet planlamasından ve mikro ölçekte tematik sektörel/organize/yan sanayi endüstri politikaları üretmekten uzaklaşma neticesinde endüstriyel tarım sektörü dahil imalata, sanayiye ve nihayet üretim ekonomisine dayalı tarihsel bağları güçlü, istikrarlı, milli sürdürülebilir kalkınma modeline sadık kalmak, yapısal sürekliliği sağlamak ve aynı zamanda endüstri/ileri teknoloji devrimlerine entegre olmak yerine maalesef içinde milletin refahını artıran değil ama beton-finans-rant-kayıt dışı kapitalizmin çıkarlarını kapsayan irrasyonel büyüme politika tercihleri ile Türkiye sanayisi ve ekonomisi sadece tarihsel bağlarından değil zamanın ruhundan da koparılmıştır.

Nicelikten nitelik doğmaz sözüne uygun olarak büyüyen ama derinleşmeyen, coğrafyanın ve toplumun büyük katmanlarına yaygınlaşmayan sanayi deneyiminin bugün gelinen noktada Türk sanayini yapısal bir yanılama ve çıkmaza soktuğu görülmektedir. Sanayinin bu sessiz krizi Türkiye’de bilim-teknoloji çağına yapay zekâ teknoloji devrimlerine paralel yeni bir stratejik planlama, stratejik sektörlerin belirlenmesi, yapısal determinizm ve dönüşüm ihtiyacını ortaya koymaktadır. Bu yazı, Türk sanayisinin tarihsel evrimini dört ana dönem üzerinden ele alacak; ardından günümüzde yaşanan sanayisizleşme yani üretim ekonomisinden kopuş sürecini yapısal nedenleriyle analiz edecek ve son olarak sanayi temelli bir kalkınma için gerekli politika parametrelerini ele alacaktır.

1. Cumhuriyet’in Kurucu Dönemi: Devletçilik, Karma Ekonomi ve Sanayi Aklı (1923–1950)

Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Türkiye, sermaye birikimi son derece sınırlı, teknik bilgi ve sanayi altyapısı yok denecek kadar zayıf bir ülkedir. Bu koşullarda benimsenen Atatürk dönemi ekonomi modeli, ideolojik bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluktur. Devletçilik, özel girişimi dışlayan bir yapı değil; özel sermayenin yokluğunu telafi eden bir kalkınma aracıdır. Ayrıca, o yıllarda dünyada uygulanan ekonomi politikaları genelde devletçidir. Birinci ve İkinci Beş Yıllık Sanayi Planları; tekstil, demir-çelik, şeker, cam ve kağıt gibi stratejik sektörlerde kamunun öncülüğünde sanayi tesisleri kurulmasını hedeflemiştir. Bu dönemin ayırt edici özelliği, sanayinin ulusal egemenlik, milli sanayinin teşekkülü, toplumsal kalkınma ve bilimsel planlama ile birlikte düşünülmesidir. Söz konusu sanayi politikası yalnızca milli üretim ekonomisi değil, aynı zamanda eğitimli işgücükentleşme ve orta sınıflaşma yaratmıştır. Bu modelin en güçlü yönü, sanayiyi kısa vadeli kâr değil; cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir felsefesine uygun hiç kimsenin dışarda bırakılmadığı tüm vatandaşları kapsayan uzun vadeli toplumsal refah ekseninde ele almasıdır. Bu bağlamda ekonomi politikası vizyonu ve misyonu üretim milliyetçisidir, milletten yanadır, millidir.

2. 1950–1980: İthal İkameci Sanayileşme ve Devlet–Sermaye İttifakı

1950 sonrası dönemde Türkiye, Marshall Yardımı ve Soğuk Savaş koşullarıyla birlikte Batı bloğuna özellikle ABD’ye eklemlenirken, sanayi politikası ithal ikameci bir çerçevede devam etmiştir. Devlet; gümrük politikaları, vergi politikaları, sübvansiyonlar, doğrudan teşvikler, kamu alt-üst yatırım destekleri ve kamu kaynaklarının tahsisi ile yerli sanayiyi korumuş, büyümesini sağlamıştır. Bu dönemde otomotiv, beyaz eşya ve dayanıklı tüketim mallarında önemli üretim kapasitesi oluşmuştur.

Ancak ithalat ağırlıklı, dışa bağımlı teknoloji, montaj endüstrisi temelli bu model sadece cumhuriyetin ilk yıllarında oluşan milli-yerli sanayiyi inşa etme ülküsünden uzaklaşmakla kalmamış zamanla verimlilikteknolojik yenilik, ar-ge ve ihracat kapasitesi üretemeyen bir yapıya evrilmiştir. Devlet destekleri kamu yararı üreten kamu işletmelerine veya özel sektörün performansına veya ulusal ekonomi için yarattığı katma değere göre değil; siyasal ilişkilere dayanmaya başlamış, sanayi burjuvazisi, yerli sermaye rekabetçi değil, korumacı bir karakter kazanmıştır. Yine de bu dönem, özellikle büyük kentler etrafında güçlü bir sanayileşme, istikrarlı istihdam, örgütlü işçi sınıfı ve büyüyen bir orta sınıf üretmiştir. Sanayi toplumsal yapının ve yaşamın merkezine yerleşmiş, kentleşme ve buna dayalı hizmet sektörü gelişmiştir.

3. 1980 Kırılması: Neoliberal Dönüşüm ve Sanayinin Geri Çekilişi

1980 sonrası dönem, Türk sanayisi açısından tarihsel bir kırılma noktasıdır. İthal ikameci ve kapalı ekonomi model terk edilmiş, serbest piyasa ve ihracata dayalı neo-liberal ekonomi modeli benimsenmiştir. Ancak bu dönüşüm, sanayi politikası olmadan yapılmıştır. Devletin ekonomideki ağırlığı küçültülmüş, sanayideki yönlendirici rolü zayıflatılmış, finansal serbestleşme ve de-regülasyonlar hızla hayata geçirilmiştir. Sanayi; uzun vadeli yatırım gerektiren, riskli ve yavaş getiri sağlayan bir alan olarak gözden düşerken; finans, ticaret ve rant ekonomisi ön plana çıkmıştır. Bu süreçte:

  • Devletin ekonomideki ağırlığı zayıflatılmış, özel sektör ve özelleştirme politikaları ön plana çıkartılmıştır.
  • Sanayi yatırımları azalırken, milli-yerli ağır sanayi yatırımları ve milli teknoloji üretimi yerine montaj sanayisi daha da yaygınlaşmıştır.
  • Türk özel sektörü veya yerli sermaye sadece ABD değil AB (AB ile gümrük birliği üzerinden yeni bir ilişki kurulmuş) ve Asya olmak üzere küresel sermaye ile çok eksenli ortaklık, iş birliklerini artırmıştır.
  • Ekonominin dünya ekonomisine entegre olması için gerekli bankacılık düzenlemeleri hızla yapılmış, korumacı gümrük duvarları esnetilmiş ve yabancı sermayenin ülkeye gelişi teşvik edilmiştir
  • Diğer taraftan, işgücü piyasaları esnekleştirilmiş, örgütlü işçi hareketi sendikalar zayıflatılmış ve emek piyasaları güvencesizleştirilmiştir,
  • Neoliberal ideoloji, sanayiyi “verimsiz”, devleti “engel”, planlamayı ise “çağ dışı” olarak etiketlemiştir.

Oysa ülkemizde sanayi tarihsel olarak kendiliğinden veya özel sektörün dinamiklerinden değil devlet desteği ve planlama ile gelişmiştir. Hatta, bugünkü büyük sermaye, holdingler ve onları temsil eden aileler dahi devlet eliyle veya devlet destekli-teşvikli “devlet yapımı” yerli burjuva veya zenginleridir.

4. 2000’ler: Finans Ekonomisi, İnşaat Kapitalizmi ve Sanayisizleşme

2000’li yıllar, Türkiye ekonomisinde finansallaşmanın, rant-ahbap çavuş ekonomisinin (Crony capitalism) ve kuralsızlığın kurumsallaştığı bir dönemdir. Yüksek faiz–düşük kur politikaları, sıcak para girişini teşvik etmiş; borsa, gayrimenkul, spekülatif kazançlar, kayıt-dışı ekonomi ve inşaat sektörü ekonominin lokomotifi haline gelmiştir. Bu modelin sanayi üzerindeki etkileri yıkıcı olmuştur:

  • Sanayi, yüksek finansman maliyetleri nedeniyle yatırım yapamaz hale gelmiştir.
  • İnşaat, rant, faiz ve kayıt dışı faaliyetler sanayiden daha cazip hale gelmiştir.
  • Kamu kaynakları üretken üretim sektörleri yerine, özellikle kamu ihaleleri, inşaat sektörü ve finans-maliye politikaları üzerinden servet transferi mekanizmalarına yönelmiştir.
  • Kamuda ve özel sektörde mediocracy hâkim olmuştur.
  • Üretim mekanları, atölyeler, imalathaneler yerini tüketim toplumunun simgesi olan kafelere bırakmış, hizmet sektörüne doğru yoğun bir sıçrama gerçekleşmiştir,
  • Gelir dağılımı hızla bozulmuş, orta sınıf erozyona uğramış ve iç pazarda sanayi ürünlerine yönelik satın alma gücü erimiştir.

Sanayi dolayısıyla üretim ekonomisi artık büyümenin, kalkınmanın merkezinde değil; siyasetin ihmal ettiği, yok saydığı bir yan alanın konusu haline gelmiştir. Bu durum, Türkiye’yi faizci, dışa bağımlı ve kırılgan bir ekonomik yapıya mahkûm etmiştir.

Bugünkü Yapısal Sorunlar

Bugün Türk sanayisi;

  • Düşük teknoloji tuzağı,
  • Montaj endüstrisi,
  • İthal ara malı, ileri teknoloji ve enerji bağımlılığı,
  • Yanlış para/kur politikaları,
  • Yüksek faiz, finansman yetersizliği, ağır vergi yükü (özellikle KOBİ) ve yüksek enerji maliyetleri,
  • Teknik/teknolojik yetkinlikleri geliştirmeyen niteliksiz eğitim politikaları, yüksek nitelikli işgücünün yurt dışına göçü,
  • Kurumsal istikrarsızlık, kuralsızlık, siyaset/hukuk/adalet kaynaklı ekonomideki güven sorunu ve yurt dışı pazar kaybı,
  • Sanayi/üretim odaklı doğrudan yabancı sermaye veya yatırımın durması
  • Yerli Sermayenin, yerli üreticinin yurt dışına çıkması, yurt dışında doğrudan yeni yatırımlarla yönelmesi, kişisel servetlerini yurt dışına taşımaları,
  • Endüstri 4.0-5.0, yapay zekâ devrimleri, inovasyon ve ar-ge, girişimcilik olgusunun ıskalanması
  • Bilim-Teknoloji çağında üniversitelerin veya araştırma kurumlarının sanayiye lokomotif olacak bilimsel kalite ve desteğin zayıflığı

gibi derin yapısal sorunlarla karşı karşıyadır. Bunlar geçici önlemlerle çözülemez; çünkü sorun zamanın ruhuna uygun sanayi politikalarının, sanayi vizyonunun ve elbette buna uygun sürdürülebilir planlı, stratejik sektörel üretim, katma değeri yüksek teknolojik yatırımların ve gelişim modellerinin olmaması sorunudur.

Türk Sanayisini Kurtarmak İçin Politika Parametreleri

Türk sanayisinin yeniden ayağa kalkabilmesi için şu temel parametreler gereklidir:

  1. Sanayi Politikalarının Geri Dönüşü
    Devlet, stratejik sektörleri belirlemeli; performansa dayalı, şeffaf ve uzun vadeli sanayi destekleri sağlamalıdır. Devletin yatırımcı olarak, kamu ve milletin çıkarları doğrultusunda stratejik sektörlerde yeniden rol alması kısacası ATATÜRK EKONOMİ MODELİ zamanın ruhuna ve bilim-teknoloji çağına uygun olarak yeniden benimsenmelidir.
  2. Finansal Mimari Reformu
    Faizci sıcak para rejimi terk edilmeli; sanayiye uzun vadeli, düşük maliyetli finansman kanalları açılmalıdır.
  3. Teknoloji ve Bilim Odaklı Kalkınma
    Araştırma/inovasyon/teknoloji geliştirme/start-up eko-sistemi üniversite modeline geçilmeli, üniversite–sanayi–kamu iş birliği kurumsallaştırılmalı; sadece ithal hammadde/ara mamul, ithal teknoloji veya yurt dışı know-how transferi ile made in Turkey yani montaj üretim değil milli ar-ge, inovasyon, teknolojik sıçrama ve girişimcilik ile made from Turkey yani yüzde yüz yerli-milli üretim/markalar hedeflenmelidir.
  4. Orta Sınıfı Güçlendiren Politikalar
    Sanayi istihdamı, ücret politikaları, çalışma yasaları, sendikal haklar ve gelir adaleti yeniden merkeze alınmalıdır. Satın alma gücü ve iç pazarı güçlü olmayan bir ekonomiye yabancı yatırımcı da ilgi göstermez.
  5. Rant Ekonomisinden Üretim, Girişimcilik, Dijital ve Yeşil Ekonomiye Geçiş
    İnşaat, gayri menkul, finans sektörü, faiz, borsa vb spekülatif kazançlar yerine, katma değerli yüksek, iş, aş yaratan, sürdürülebilir kalkınmayı, yeşil dönüşümü, sosyal gelişimi, toplumsal refahı önceleyen ekonomideki çarpan etkisi yani toplumsal kapsama alanı geniş olan üretim ekonomisi, servetin tabana yayıldığı girişimcilik eko-sistemi, teknoloji yatırımları ve yaratıcı endüstriler teşvik edilmelidir.

Sonuç

Türk sanayisinin bugünkü krizi, bir kader değil; yanlış siyasal-ekonomik tercihlerin, yapısal sorunların sürekliliğinin sonucudur. Sanayi, ancak bilimsel akıl, toplumsal sorumluluk ve uzun vadeli planlama ile yeniden ayağa kalkabilir. Üretimden kopmuş bir ekonomi ne sürdürülebilir refah ne de demokratik istikrar üretebilir. Türkiye’nin önünde iki yol vardır: Ya sıcak paranın, faizin, betona dayalı büyüme fantezisinin, rantın ve kayıt dışı ekonominin kırılgan dünyasında savrulmak ya da yeniden kamu yatırımları ve özel sektörü ile birlikte topyekûn sanayi-üretim temelli, adil ve bilimsel bir kalkınma rotasına girmek. Tarih, hangi yolun sürdürülebilir ve MİLLET yararına olduğunu defalarca göstermiştir.

Kaynak: Sanayi Gazetesi

Yorum Yap

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

3 − 1 =