Avrupa’nın Stratejik Özerklik Arayışı ve Türkiye–AB İlişkileri

ABD-AB ilişkilerini, AB’nin yeniden konumlanma arayışlarını ve tüm bu uluslararası gelişmelerin Türkiye’ye etkilerini özellikle Münih Konferansı (2026) sonrasında çok katmanlı bir uluslararası İlişkiler ve siyaset bilimi analizine tabii tutmakta yarar var.

Prof. Dr. Ali Rıza Büyükuslu

Son yıllarda küresel siyasette yaşananlar, uluslararası sistemde yalnızca güç dağılımının değil, geleneksel normatif çerçevenin de yeniden tartışmaya açıldığı bir döneme işaret etmektedir. Münih Güvenlik Konferansı’nda daha da görünür hâle gelen söz konusu yönelim, transatlantik ittifakı askerî bir koordinasyon mekanizmasının ötesinde, ideolojik ve kurumsal bir yeniden hizalama süreci içine soktuğu gözlemlenmektedir. Tartışma artık yalnızca savunma harcamaları, küresel ticaret savaşları veya jeopolitik tehditler değildir; mesele, Batı siyasal tahayyülünün yeniden nasıl tanımlanacağıdır. Bu itibarla, bu makale, dört temel eksen üzerinden bütüncül bir analiz sunmaktadır:

  1. Liberal uluslararası düzenin kurumsal ve normatif sorgulanışı,
  2. ABD merkezli egemenlikçi/kimlik temelli söylemin Birleşmiş Milletler (UN) gibi çok taraflı yapıları itibarsızlaştırma çabaları ve Avrupa Birliğine (EU) yönelttiği baskı,
  3. ABD siyaset erkinin ve teknoloji oligarklarının Avrupa’nın düzenleyici egemenliğine yönelik eleştirileri ve bunun Avrupa iç siyasetindeki aşırı sağ yükselişle kesişimi,
  4. Bu dönüşümün AB–Türkiye ilişkilerine etkisi ve ortaya çıkan risk–fırsat dengesi.

1945 sonrası düzen; United Nations, North Atlantic Treaty Organization, World Trade Organization, International Monetary Fund ve World Bank gibi kurumlar üzerinden inşa edilmiştir. Bu kurumsal uluslararası mimari, yalnızca güç dengesine değil; insan hakları, çok taraflılık ve kurallara dayalı ticaret ilkelerine dayanan normatif bir projeye işaret etmekteydi. Kısacası, bu düzen geniş kapsamlı meşruiyet yani çok taraflı toplumsal rıza ve kurumsal-evrensel hukuk ve normlarla düzenlenmişti. John Ikenberry’nin ifade ettiği biçimiyle bu düzen, hegemonun kendi gücünü kurumsal bağlayıcılıkla sınırlandırdığı bir “liberal anayasal düzen” modeline yakındır. Ancak günümüzde bu bağlayıcılık, bazı çevrelerce ulusal egemenliği sınırlayan bir yük olarak sunulmaktadır. Bu noktada ortaya çıkan gerilim, Kantçı kozmopolit evrensellik ile Carl Schmitt’in egemenlik ve karar vurgusu arasındaki klasik felsefi ayrışmayı güncellemiştir.

Münih’teki söylemsel çerçeve, çok taraflı kurumsal yapıları sadece işlevsizlik veya verimsizlik üzerinden değil aynı zamanda ontolojik bir perspektiften sorgulamıştır. Argüman şu yöndedir: Küresel kurumlar ulusal gelişimi sınırlamakta ve kültürel kimliği aşındırmaktadır. Bu durum hegemonik geri çekilmeden ziyade hegemonik yeniden tanımlamaya işaret etmektedir. Hegemon, kurduğu düzeni terk etmemekte aksine onu kültürel-medeniyetçi bir çerçevede yeniden yorumlamaktadır.Burada gözlemlediğimiz üç baskı hattı öne çıkmaktadır:

  1. NATO içinde yük paylaşımı tartışmasının ideolojik bir ton kazanması,
  2. AB bürokrasisinin demokratik meşruiyet üzerinden hedef alınması,
  3. Çok taraflılığın yerini koşullu ve ikili ilişkilerin alması.

Hiç kuşkusuz, bu yaklaşım, liberal kurumsalcılığın evrensel norm anlayışına karşı kimlik merkezli yeni bir sentez üretmeyi hedeflemektedir.

AB, son yıllarda dijital alanda güçlü bir düzenleyici pozisyon geliştirmiştir. European Commission öncülüğünde yürürlüğe giren Dijital Hizmetler Yasası (DSA), Dijital Pazarlar Yasası (DMA) ve GDPR, Avrupa’yı “düzenleyici süper güç” konumuna taşımıştır. Ancak ABD merkezli büyük teknoloji şirketleri ve bu şirketlerin sahipleri, bu düzenlemeleri ifade özgürlüğüne ve inovasyona müdahale olarak çerçevelemektedir. Bu tartışma ekonomik olduğu kadar ideolojiktir. Shoshana Zuboff’un “gözetim kapitalizmi” kavramı ile AB’nin düzenleyici refleksi arasındaki ilişki dikkat çekicidir. Avrupa, dijital platformların demokratik kamusal alan üzerindeki etkisini sınırlamaya çalışırken; teknoloji elitleri piyasa merkezli bir özgürlük anlayışını savunmaktadır. Bu gerilim, Antonio Gramsci’nin hegemonya teorisi bağlamında kültürel üstünlük mücadelesi olarak da okunabilir: İdeolojik alan, artık yalnızca devletler arasında değil; küresel teknoloji sermayesi ile düzenleyici devlet yapıları arasında da şekillenmektedir.

Almanya, Fransa, İtalya ve diğer bazı Avrupa ülkelerinde aşırı sağ partilerin yükselişi, AB’nin normatif bütünlüğünü sarsmaktadır. Bu hareketlerin ortak özellikleri: Ulusal egemenlik vurgusu, göç karşıtlığı, kültürel-etnik-dini homojenlik söylemi, farklılıkları toplumda zenginlik değil risk olarak algılama ve nihayet AB bürokrasisine yönelik eleştirel yaklaşımdır. Ulrich Beck’in “risk toplumu” ve Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” kavramları, bu düşünce sistematiğini anlamada işlevseldir. Esas itibariyle, küreselleşmenin yarattığı belirsizlikler, küresel siyasal gerilimler, bölgesel savaşlar, iklim krizi ve tüm bu faktörlere bağlı göç hareketleri AB içinde kimlik temelli siyasal mobilizasyonu ve radikal ırkçı sağın yükselişini beslemektedir. ABD’deki egemenlikçi söylem ile Avrupa’daki aşırı sağ arasında bu bağlamda ideolojik rezonans alanlarının oluştuğu gözlemlenmektedir. Bu durum, AB’nin anayasal-yurttaşlık temelli normatif kurumsal yapısını ve gelecek projelerini zorlamaktadır.

ABD ve Avrupa Birliği hattındaki transatlantik gerilim AB’nin stratejik özerklik kavramını güçlendirmektedir. Bu arayış üç boyutludur:

  1. Savunma ve güvenlik,
  2. Enerji ve tedarik zinciri,
  3. Dijital ve teknolojik egemenlik.

Bu süreçte AB, Hindistan ile Hint-Pasifik bağlamında yakınlaşmakta; United Kingdom ile Brexit sonrası ticaret, güvenlik ve düzenleyici uyum alanlarında işbirliğini sürdürmekte, Japonya ile ileri teknoloji özellikle yarı iletkenler, yapay zeka, savunma sanayi temelli stratejik işbirliği ve Kanada ile normatif liberal ve kurumsal zeminde ortaklık geliştirmektedir. AB’nin çok eksenli yeni ittifak arayışları, ABD’den kopuş değil; çok yönlü dengeleme stratejisi olarak görülmelidir.

Hiç kuşkusuz, Türkiye de AB’nin bu dönüşümünde ve yeni uluslararası politikalarında merkez ülkeler arasında yer almakta fakat daha karmaşık daha sorunlu aktörlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bu bağlamda AB-Türkiye ilişkileri son yıllarda dört boyut üzerinden analiz etmekte fayda vardır:

1. Normatif Boyut: AB’nin evrensel insan hakları ve hukuk devleti vurgusu ile Türkiye’nin iç politika merkezli uygulamaları arasında gerilim bulunmaktadır. Bu durum tam üyelik perspektifini ve hatta gümrük birliğini bir sonraki evreye taşıma siyasetini zayıflatmıştır.

2. Jeopolitik Boyut: Rusya tehdidi, Karadeniz güvenliği, Orta Doğu istikrarsızlığı ve enerji koridorları bağlamında Türkiye, Avrupa için vazgeçilmez bir aktördür. NATO içindeki konumu, AB’nin savunma özerkliği tartışmalarında stratejik önem taşır.

3. Ekonomik Boyut: Gümrük Birliği’nin güncellenmesi ve tedarik zinciri çeşitlendirmesi, karşılıklı çıkar alanı oluşturmaktadır.

4. Göç ve İç Siyasete Etki Boyutu: Göç meselesi, AB’nin en kırılgan sorunlarından ve Avrupa’daki aşırı sağ mobilizasyonun temel unsurlarından biridir. Sayıları inanılmaz boyutlara, ekonomik maliyeti korkunç rakamlara ulaşmış ve siyasal riskleri gittikçe artan düzenli-düzensiz-mülteci-geçici koruma vb. statülerdeki göçmenlere ev sahipliği yapması bağlamında da AB iç siyasal dengelerinde Türkiye çok önemli, çok kritik bir aktör konumuna gelmiştir.

Güncel tartışma, modernliğin iki yorumu arasındaki çatışmayı görünür kılmaktadır:

  • Kantçı liberal modernlik; Evrensel hukuk, çok taraflılık, kurumsal rasyonalite
  • Egemenlik merkezli modernlik: Kültürel kimlik, ulusal çıkar, yeni egemenlik ve neo-kolonyalizm.

AB büyük ölçüde ilk geleneğe yaslanırken; ABD’de yükselen egemenlikçi söylem ikinci geleneği güçlendirmektedir.

Münih konferansı sonrası dönemde transatlantik ilişkiler, askeri ittifaktan ziyade normatif ve ideolojik bir mücadele alanına dönüşmüştür. Çok taraflı kurumlara yönelik eleştiriler, teknoloji sermayesinin düzenleme karşıtı söylemi ve Avrupa içindeki aşırı sağ yükselişi liberal uluslararası düzenin temel varsayımlarını sınamaktadır. AB, stratejik özerklik ve düzenleyici egemenlik üzerinden normatif bir direnç hattı oluşturmaya çalışmaktadır. Türkiye ise bu süreçte hem vazgeçilmez bir jeopolitik ortak hem de normatif açıdan tartışmalı bir konumundadır. Temel soru şudur: 21. yüzyılın Batı siyasal tahayyülü kurumsal evrensellik üzerine mesafe almaya devam mı edecek, yoksa egemenlik ve kimlik temelli bir çerçeve mi baskın olacaktır? Bu sorunun yanıtı yalnızca ABD–AB ilişkilerini değil; AB’nin Hindistan, Birleşik Krallık, Japonya ve Kanada ile geliştirdiği yeni ittifakların geleceğini ve aynı zamanda Türkiye ile ilişkilerinin yönünü de belirleyecektir. Transatlantik düzen artık tek merkezli değildir; çok katmanlı, normatif olarak tartışmalı ve jeopolitik olarak yeniden şekillenen bir alan hâline gelmiştir. Bu dönüşüm, 21. yüzyıl boyunca uluslararası siyasetin temel gerilim eksenlerinden biri olmaya devam edecektir.

Kaynak: Haber Merkezi