Prof. Dr. Rıza Ali Büyükuslu
Açlık sınırının altında gelir ve talep enflasyonu yanılsaması
2026 yılı itibarıyla Türkiye’de açlık sınırının yaklaşık 30.000 TL, yoksulluk sınırının ise 98.000 TL seviyesinde olduğu bir ekonomide;
- Taban emekli maaşının 20.000 TL,
- Ortalama emekli aylığının 29.500 TL,
- Asgari ücretin 28.075 TL,
- Ortalama ücretin ise yaklaşık 40.000 TL olduğu bir tabloda, emek gelirlerinin enflasyon yarattığını iddia etmek iktisadi bir analiz değil, mantıksal bir kopuştur.
Keynesyen iktisadın açık biçimde ortaya koyduğu üzere, talep yönlü enflasyon, ancak harcanabilir gelirin zorunlu ihtiyaçların ötesine geçmesiyle mümkündür. Açlık ve yoksulluk sınırı altında yaşayan bir toplumda:
- Zorunlu tüketim dahi finanse edilemezken,
- Tasarruf oluşmazken,
- Ertelenebilir veya lüks talep doğmazken,
“aşırı talep” varsayımı iktisat biliminin değil, ideolojik kolaycılığın ürünüdür. Marx’ın ifadesiyle burada sorun ücretlerin düzeyi değil, emeğin yeniden üretim maliyetinin dahi karşılanamamasıdır. Açlık sınırının altında tutulan ücretler, enflasyonun nedeni değil; enflasyonun ve bölüşüm krizinin en çıplak sonucudur.
Enflasyonun toplumsal yönü: Kim harcıyor, kim fakirleşiyor?
Milli gelir dağılımı verileri, enflasyonun hangi toplumsal kesim tarafından beslendiğini açıkça göstermektedir. Nüfusun %90’ının milli gelirin yalnızca %67’sini paylaştığı, en zengin %10’un ise %33’lük payı tek başına aldığı bir ekonomide, enflasyonist baskının kaynağı geçimlik tüketim olamaz.
Enflasyonu besleyen harcamalar;
- Lüks tüketim,
- Döviz bazlı ithalat,
- Gayrimenkul spekülasyonu,
- Finansal varlık ve faiz gelirleri,
- Rant temelli servet artışlarıdır.
Bu nedenle Türkiye’de enflasyon alttan yukarıya değil, yukarıdan aşağıya işleyen bir bölüşüm mekanizmasının ürünüdür. Marx’ın artı-değer analizinde vurguladığı gibi, burada mesele yalnızca fiyatlar değil; sermayenin emeğe karşı güç dengesidir.
TÜİK verileri, ücret politikaları ve gerçeklikten kopuş
Enflasyonun düşük gösterilmesi üzerinden ücret artışlarının bastırılması, yalnızca istatistiksel bir sorun değil; ekonomik gerçekliğin sistematik biçimde inkârıdır. TÜİK üzerinden açıklanan verilerle ücretlerin gerçek yani pazardaki enflasyonun çok altında artırılması, ekonomik sorunları çözmez; yalnızca siyasi olarak zaman kazandırır. Ancak bu zaman kazanımı, toplumun fakirleşmesi pahasına elde edilmektedir. Gerçek enflasyonun hissedildiği bir ekonomide, “resmi” enflasyonla uyumlu ücret artışları, fiilen reel ücretlerin düşürülmesi anlamına gelir. Bu durum, orta sınıfın hızla erimesine, yoksulluğun kalıcılaşmasına ve toplumsal refahın çökmesine yol açar.
Kamu maliyesi, israf ve kurumsal enflasyon
Türkiye’de enflasyonun önemli bir kaynağı da kamu maliyesindeki yapısal bozulmadır. Denetimsiz kamu harcamaları, döviz endeksli garantiler, ihale sistemi üzerinden oluşan rant transferleri ve kamusal israf:
- Bütçe açıklarını artırmakta,
- Dolaylı vergiler yoluyla fiyatları yükseltmekte,
- Faiz–enflasyon sarmalını derinleştirmektedir.
Burada kritik nokta şudur: Enflasyonu besleyen kamu harcamaları sosyal transferler değil, verimsiz ve rant odaklı harcamalardır. Sosyal politikalar değil, sosyal politikaların yokluğu enflasyonun toplumsal maliyetini ağırlaştırmaktadır.
Faiz, sıcak para ve tersine servet transferi
Yüksek faiz politikaları, üretimi ve yatırımı baskılayarak, KOBİ’leri ve girişimcileri sistem dışına iterken; finansal sermaye için risksiz ve yüksek getirili bir alan yaratmaktadır. Sonuç, Marx’ın tanımıyla, üretken sermayeden kopmuş, faiz geliriyle beslenen bir asalak birikim modelidir. Bu model, fakirden zengine doğru sürekli bir servet transferi üretir ve maliyet enflasyonunu kalıcılaştırır.
Kurumsal güven, hukuk ve enflasyonun psikolojisi
Enflasyon yalnızca parasal değil, aynı zamanda kurumsal bir güven krizidir. Hukukun üstünlüğüne duyulan inancın zayıfladığı, öngörülebilirliğin kaybolduğu bir ekonomide:
- Firmalar risk primini fiyatlara ekler,
- Uzun vadeli planlama imkânsızlaşır,
- Fiyatlama davranışları irrasyonelleşir.
Bu nedenle ücretleri baskılamak, enflasyonu düşürmez; yalnızca toplumsal huzursuzluğu ve yoksulluğu derinleştirir.
Bakanlıkların rolü
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın fiilen yalnızca ücret baskılama mekanizmasına indirgenmesi; istihdamı artırma, sosyal güvenliği güçlendirme ve reel ücretleri koruma görevlerinden uzaklaşılması, krizin kötü yönetildiğinin açık göstergesidir. Benzer biçimde Sanayi Bakanlığı’nın, yüksek faiz–yüksek vergi–sanayisizleşme politikalarına karşı sürdürülebilir kalkınmayı, üretim ekonomisini, KOBİ’leri, sermayenin tavanda bir avuç büyük sermayede veya oligarklarda terakümü değil tabana yani girişimcilere/start-up’lara yayılması ve teknolojik dönüşümü savunması gerekmektedir. Aynı şekilde Millî Eğitim Bakanlığının STEM eğitim tabanlı, teknik/teknolojik yetkinlikte, yüksek nitelikli insan kaynağı yetiştirmeye zamanın ruhuna yani yapay zekâ çağına/yapay zekâ devrimlerine uygun entelektüel sermayeyi destekleyen politikalar uygulaması gerekir. Bakanlıkların meşruiyeti ideolojik aidiyetlerinden, politik tercihlerinden değil, millet adına ürettikleri somut kamusal değerlerden doğar.
Sonuç: Enflasyonun gerçek mağdurları ve politik tercih gerçeği
Türkiye’de enflasyonun kaynağı emek ve dar gelirler değil;
- Gelir ve servet eşitsizliği,
- Adaletsiz vergi sistemi,
- Kamu israfı, rant ve yolsuzluk düzeni,
- Yanlış faiz ve kur politikaları,
- Emek hariç başta enerji/hammadde olmak üzere girdi/üretim faktörlerindeki maliyetlerin yüksekliği ve dışa bağımlılık
- Kayıt dışı, kuralsız-denetimsiz piyasa ve ahlaki çöküntü
- Sanayisizleşme ve üretimden kopuş,
- Tarım, teknoloji ve enerji politikalarındaki stratejik ihmal,
- Hukuk, Kurumsal güvensizlik ve liyakat erozyonudur.
Bu nedenle ücretler ve emekli maaşları enflasyonun nedeni değil; bilinçli politik tercihlerin ve yapısal bozulmanın en ağır mağdurlarıdır. Enflasyonu ücretlerde aramak, gerçeği açıklamak değil; gerçeği perdelemektir.
Kaynak: Sanayi Gazetesi