Güncel barbarlık, çoğu kez çıplak şiddet olarak değil; küresel hukuk düzeninin araçsallaştırılması, kamusal aklın çökertilmesi, insan haklarının koşullu hale getirilmesi, çok taraflı normların itibarsızlaştırılması ve “yeni medeniyetçilik” üzerinden homojen kimliğin hegemonik bir projeye dönüştürülmesi biçiminde belirmektedir. Barbarlığın alternatifi olan demokrasi ise; aslında sadece bir yönetim biçimi olarak değil, insan onuru, çoğulculuk, adalet ve eşitlik etrafında kurulan bir “medeni insanlık projesi” olarak görülmelidir.
BARBARLIK NEREDE BAŞLAR?
Luxemburg’un metaforunun gücü, barbarlığı “medeniyetin karşıtı” olarak değil, medeniyet iddiası taşıyan düzenlerin içindeki kırılma anlarında beliren bir durum olarak görmesinden gelir. Barbarlık; sadece savaş, yıkım ve kan değildir. Daha derinde, normların çekildiği, zorbalığın açıkça ilan edildiği yerde başlar yani Hukukun ahlaki ağırlığı kaybolduğunda, insan hakları “hak” olmaktan çıkıp koşullu bir ayrıcalığa dönüştüğünde, güç ilişkileri kendini saklama gereği duymadığında, toplumsal hayatın ortak dili olan “hakikat” parçalandığında ortaya çıkar. Bu nedenle çağımızın ikilemi, yalnızca ekonomik düzenler arasındaki bir tercih değil; uluslararası politika alanında normatif düzen ile kuralsız güç arasında bir tercihtir. Demokrasi, bu ikilemde yalnızca “sandık” demek değildir; hakların, çoğulculuğun, kamusal aklın ve hukukun üstünlüğünün birlikte ayakta durduğu bir eşiği temsil eder. O eşik aşıldığında geriye kalan şey, Luxemburg’un “barbarlık” dediği alanın güncel biçimleridir. Barbarlık bugünün dünyasında, çoğu zaman hukuk yokluğundan değil, hukukun anlam kaybından; şiddetin yokluğundan değil, şiddetin meşrulaştırılmasından; kurumların çökmesinden değil, kurumların tersine işletilmesinden doğmaktadır.
OTORİTER POPÜLİZM: “HALK” ADINA ÇOĞULLUĞUN İPTALİ
Popülizm, “halk” adına konuştuğunu iddia eder; otoriter popülizm ise halkı çoğul bir toplumsal gerçeklik olmaktan çıkarıp tekil bir kimliğe indirger. Bu indirgeme, siyasetin temel sorusunu değiştirir: “Nasıl birlikte yaşayacağız?” sorusu yerine “Kim bizden?” sorusu geçer. Böylece eşit yurttaşlık fikri, bir üyelik testine dönüşür. Bu süreçte kurumlar hedef haline gelir: bağımsız yargı “engelleyici”, medya “düşman”, üniversite “şüpheli”, sivil toplum “dış etkilerin aracı” olarak damgalanır. Demokrasiyi demokrasi yapan fren ve denge mekanizmaları, “milli iradeyi kısıtlayan vesayet” diye sunulur. Böylece popülizm, demokratik meşruiyeti kurumsal sınırlar üzerinden değil, lider ile kitle arasında kurulan doğrudan ve denetimsiz bir bağ üzerinden kurmaya çalışır. Arendt’in uyarısı burada keskinleşir: Otoriterleşmenin temel yakıtlarından biri, bireylerin yalnızlaştırılması ve ortak dünyanın parçalanmasıdır. İnsanlar kamusal alanda birbirini “yurttaş” olarak değil, düşman kampların mensubu olarak görmeye başladığında, siyaset ortak akıl üretmekten uzaklaşır. Hakikat, ortak bir zemin olmaktan çekildiğinde propaganda ve manipülasyon normalleşir; bu da demokratik meşruiyetin temelini içten içe çürütür. Müzakere, hakikat, liyakat ve eleştirel akıl; yerini ideoloji, slogan, linç kültürü ve sadakat testine bırakır. Böylece sandık kalır; fakat sandığın anlamı azalır. Demokrasi prosedüre indirgenir, içi boşaltılır.
KAMUSAL AKLIN ÇÖKÜŞÜ: ŞEFFAFLIK, HESAP VERİLEBİLİRLİK, AHLAK VE VİCDANIN YOK OLUŞU
Otoriterleşme yalnızca kurumlara saldırarak ilerlemez; algı ve anlam rejimini değiştirerek de ilerler. Hakikat dışı siyaset, insanların bilgiye erişimini değil, bilginin toplumsal etkisini hedef alır. Burada amaç, tek bir “büyük yalan”dan ziyade, sürekli yalan ve belirsizlik üretmektir: Her şey tartışmalı, her şey şüpheli, her kaynak “taraflı” olduğunda, sonunda en güçlü ses, en çok bağıran en “inandırıcı” hale gelir. Bu koşullarda kamusal alan, gerçeğin test edildiği bir yer olmaktan çıkar; adaletsizliğin, yolsuzluğun, usulsüzlüğün, kuralsızlığın ve ayrımcılığın teyit edildiği bir sahneye dönüşür. İnsanlar tartışmak için değil, ait oldukları kampın haklılığını savunmak için konuşur. Bu dönüşüm, demokrasinin en derin dayanağı olan “ortak dünyayı, birlikte yaşamayı” aşındırır. Ortak dünya çöktüğünde, hukuk da kırılganlaşır; çünkü hukuk, yalnızca metin değil, toplumsal uzlaşma düzenidir. Başka bir ifadeyle, adaletin mümkün olduğuna dair kolektif bir kabuldür.
HUKUK DEVLETİNDEN “KURALSIZ DÜZENE VE İSTİSNANIN SESSİZ NORMALLEŞMESİNE” GEÇİŞ
Modern siyasal düzen “kuralsızlık” korkusuyla yüzleşerek kurulmuştur: İnsanların birbirine karşı savunmasız kaldığı, güçlünün güçsüzü ezdiği bir ortamı aşmak için hukuk devleti geliştirilmiştir. Hukuk devleti, yalnızca düzen değil; gücün sınırlanması demektir. Ancak çağımızda tehlike, evrensel hukukun tamamen yok edilmesi değil; hukukun işlev değiştirmesidir. Bu noktada barbarlık, hukuk boşluğu değil; hukukun güçlü lehine yeniden kurulmasıdır. Bu dönüşümün tipik biçimi şudur: Kurallar, baskılar artar, ama normatif sınır azalır. Metinler çoğalır, fakat metinlerin adalet üretme kapasitesi zayıflar. Denetim mekanizmaları vardır, ama işlemez; vardır, ama siyasileşmiştir; vardır, ama bir vitrine dönüşmüştür. Böylece “hukuk devleti” artık sadece nostaljik bir söylemdir, “hukukun üstünlüğü” ise çoktan geri çekilmiştir.
EVRENSEL NORMLARA SALDIRI: ÇOK TARAFLILIĞIN İTİBAR KAYBI, “GÜÇ DİLİNİN” TEKLEŞMESİ
Demokratik gerileme toplumlar için yalnızca ulusal bir mesele değildir. Uluslararası düzlemde de normatif bir çekilme yaşandığında, içerideki otoriterleşme daha kolay meşrulaşır. Çünkü dış dünya, hak ve hukuk üzerinden değil çıplak güç üzerinden konuşmaya başladığında, içeride “sert yönetim” çağrıları “güçlünün rejimi” sloganı ile boy gösterir. Bu noktada kritik olan, çok taraflı kurumların kusursuz olup olmaması değil; alternatifinin ne olduğudur. Çok taraflı normatif düzen zayıfladığında ortaya çıkan boşluğu genellikle daha adil bir düzen doldurmaz. Boşluğu, güç dengeleri ve çıkar blokları doldurur. Evrensel normlar “safdillik” diye küçümsenmeye başladığında, hukuk “seçici” hale gelir: Kimin haklarının savunulacağı, kimin acısının görünür sayılacağı; ilke ile değil güç ile belirlenir. Filozof Kant’ın barış ufku tam da burada önemlidir: Barış, yalnızca savaşın olmaması değil; hukuk temelli bir düzenin sürekliliğidir. Hukuk temelli düzen geri çekildiğinde, barış geçici bir ara olur; çatışma, sistemin normal hali gibi işlemeye başlar. Bu, barbarlığın uluslararası biçimi, kuralsızlığın küresel normalleşmesidir.
YENİ MEDENİYETÇİLİK: KİMLİK, DİN SİYASETİ VE HOMOJENLİK HEGEMONYASI
Çağın en etkili ve belki de insanlık için en tehlikeli ideolojik yaklaşımlarından biri, “medeniyet” kavramının kimlikler, dinler ve tarihsel meşruiyetler üzerinden yeniden tanımlanmasıdır. Medeniyet söylemi, etik bir çoğulculuğun dili olabilecekken, giderek sınır çizmenin, dışlamanın ve hiyerarşi kurmanın dili haline gelmektedir. Bu bağlamda, “Bizim değerlerimiz” ifadesi, kimi zaman değerleri evrenselleştirmek için değil, başkalarını insanlık dairesinin dışına itmek için kullanılmaktadır. Foucault’nun çözümlemesi bu dönüşümü anlamada güçlüdür: siyaset, sadece yasaklayarak değil, norm üreterek işler. “Makbul vatandaş” ve “sakıncalı öteki” ayrımı, yalnızca güvenlik politikası değil, bir özne üretim mekanizmasıdır. İnsanlar sadece yönetilmez; kimlikler de, inançlar da yönetilir hatta çoğu zaman istismar edilir. Gramsci’nin hegemonya kavramı ise bu sürecin her zaman zorla olmadığını açıklar: Hegemonya, rıza üreterek de kurulur. Medya, popüler kültür ve dijital platformlar; homojenliği “huzur”, farklılığı “tehdit”, çoğulculuğu “kaos” gibi kodlarla dolaşıma soktuğunda, dışlama sıradanlaşır. Dışlama sıradanlaştığında, haklar da sıradanlaşır, çarşıda alınıp-satılan bir mal gibi pazarlık konusu haline gelir.
DÜNYADA YÜKSELEN ÖCÜ SİYASETİ VE GÜNAH KEÇİSİNİN EKONOMİSİ
Ekonomik başarısızlık ve toplumsal güvencesizlik arttığında, siyaset çoğu kez karmaşık sorunların nedeni olarak öcü siyaseti yapar, sözde suçlular yaratır yani basit düşmanlar üretir. Örneğin, göçmen konusu, ücret-maaş zamları, sendikalar, sosyal devlet harcamaları veya emeklilerin yani yaşlı nüfusun artışı dünyanın birçok ülkesinde bu işlevi sıkça görür: Barınma krizinin, sosyal güvenlik sisteminin bozulmasının, iş güvencesizliğinin, ücret baskısının ya da kamu hizmetlerindeki aksamanın yapısal nedenlerine odaklanmak yerine, bazı sembollere, toplumun bazı kesimlerine yüklenen öfke dolaşıma sokulur. Böylece sorunun kaynağı “politika” olmaktan çıkar, bazı “kimlikler” veya bazı “kesimler” haline gelir. Son yıllarda dünyada artan bu nefret siyasetini temsil eden partilerin söz konusu bu psikolojik, sosyolojik durumu siyasal sermayeye çevirmekte mahir oldukları görünmektedir. Bu noktada yükselen yeni form barbarlığın, açık şiddetten önce geldiği gözlemlenmektedir: Önce dil değişir. İnsanlar “yurttaş” değil “yük”, “tehdit”, “istila” gibi terimlerle anılmaya başladığında, hukukun eşitliği de kırılır. Haklar, kime ait olduğu tartışılan bir şeye dönüşür. Ve hakların “kime ait olduğu” tartışılmaya başladığında, demokrasi eşiği aşınır.
DEMOKRASİ: SEÇİM DEĞİL, HAKLARIN VE ÇOĞULCULUĞUN REJİMİ
“Ya barbarlık ya demokrasi” formülü içinde yapılan demokrasi tercihi; demokrasiyi sandıktan ibaret görmez. Demokrasi, sandığı mümkün kılan normatif zemindir. Hukukun üstünlüğü, temel hakların korunması, ifade-örgütlenme özgürlüğü, bağımsız yargı, denetim mekanizmaları, sosyal adalet ve çoğulculuğun siyasal eşitliği esas olandır. Siyaset bilimci, filozof John Rawls’un adalet anlayışı burada kritik bir sınır çizer: Demokratik düzen, çoğunluğun keyfine bırakılabilecek bir alan değildir. Haklar, çoğunluk iradesine karşı da korunması gereken bir çekirdeğe sahiptir. Bu çekirdek eridiğinde geriye kalan, çoğunlukçuluk ile otoriterliğin kolayca birleşebildiği bir “meşru tahakküm” formudur. Bu nedenle demokrasi, yalnızca yönetim tekniği değil, bir hümanizm projesidir: Evrensel insan hakları, insan onuru, fırsat eşitliği, farklılıklarla birlikte yaşama kapasitesi, hukukun üstünlüğü, bilimsel zihinsel gelişim ve kamusal aklın sürekliliği üzerine kurulu bir düzendir.
SONUÇ: BARBARLIĞIN GÜNCEL HALİ; NORMLARIN ÇEKİLİŞİ, DEMOKRATİK GERİLEME
Bugün barbarlık çoğu zaman bir gürültüyle gelmiyor. Bir gecede değil, adım adım; bir darbeyle değil, rutinle; şiddetle değil, yaşamı anlamından uzaklaştırma, toplumu tek tipe indirgeme, özgür düşünmeyi-ifade etmeyi hatta eğlenmeyi yasaklama, insani-manevi-kültürel değerlerle çatışma, doğa tahribatı ve ahlaki çöküşle ilerliyor. Önce kamusal dil sertleşiyor, sonra kurumlar işlev değiştiriyor, ardından haklar koşullu hale geliyor. En sonunda, insanlara tüm bu anti-demokratik yaşam kodları “yeni normal” olarak sunuluyor. Ve maalesef, insanlar her şeyin aslında ne kadar hızlı değiştiğini bile fark etmiyor. Luxemburg’un metaforu, tam da bu duruma karşı bir uyarı olarak okunmalı: Barbarlık, yalnızca yıkım değil; yitiriştir. Hukukun anlamını, eşit yurttaşlığın onurunu, kamusal hakikatin zeminini, toplumun ahlakını yitirmesidir.
Bu yüzden çağın sorusu basit ama yakıcıdır: Toplumlar, güç temelli kuralsızlığa mı razı olacak, yoksa demokrasiyi haklar ve çoğulculuk temelinde yeniden kuracak mı? Bu bağlamda ya barbarlık ya demokrasi sözü, bir taraf seçmeye zorlayan romantik bir ikilik değil; normların çekildiği, demokrasinin saldırı altında olduğu yerde insanlığın ne kadar hızlı “geri” gidebildiğini hatırlatan bir gerçeklik cümlesidir. Demokrasi savunulmadığında kendiliğinden kalmaz; çünkü demokrasi, tam da savunulması gereken şeylerin toplamıdır: Hukuk, özgürlük, adil düzen-adil bölüşüm, sosyal adalet, çoğulculuk, farklılıklara saygı, fırsat eşitliği, doğayı-canlıları-gezegeni koruma, bilim, akıl, etik, vicdan, onur ve kaliteli yaşam.
Kaynak: Haber Merkezi